Güncel

Türkiye'yi hatırlatan Bulgaristan

Miroslav Penkov'un "Batının Doğusu" adlı kitabındaki iki öykü sınır olgusuna ve asimilasyon politikalarının insan hayatındaki trajik sonuçlarına odaklanıyor. Olaylar Bulgaristan'da geçse de Türkiye'yi hatırlatıyor.

Abone Ol

Vecdi ERBAY YAZDI

Miroslav Penkov'un "Batının Doğusu" adlı öykü kitabı 2017 yılında Yüz Yayınları tarafından yayımlanmış. Dolayısıyla Türkçede yayımlanmış yeni bir kitap değil, ben geç okumuş oldum.

"Batının Doğusu"nu yüzlerce kitap arasından seçip almama neden, sanırım arka kapaktaki tanıtım yazısı oldu. Şöyle deniliyordu: "Batının Doğusu'nda Penkov, Bulgaristan'ın kargaşa ile geçen yüzyıllarını (direnişçileri, komünizmin gelişini ve çöküşünü, değiştirilen isimleri) içten bir duygudaşlıkla yazıyor; bu öykülerin kimlikler, idealler ve sınırlar arasına sıkışan kahramanları geçmişin yasını tutuyor ve hiç gerçekleşmeyecek bir şimdinin özlemini çekiyorlar."
Yani Penkov, benim de ilgilendiğim, kafa yorduğum kişileri ve olayları anlatıyor. Öte yandan modern Bulgar edebiyatını tanıma hevesi de vardı "Batının Doğusu"nu almamda.

Kitabı aldığıma pişman değilim çünkü arka kapak yazısından fazlasını buldum öykülerde. "Bir solukta okudum" gibi klişe cümleleri sevmem ancak Penkov, sahiden de bir solukta okuttu "Batının Doğusu"nu.

Kitabı bir solukta okutan, olaylar kadar Penkov'un olaylara yaklaşımı oldu. Buna dilini ve anlatım biçimini de ekleyince kitap değer kazanıyor. Onca ağır hayat hikâyelerinin içinden bulup çıkardığı ironi, absürd olanın hikâyenin dokusuna zarar vermeden metne yerleştirilmesi, ancak iyi bir edebiyatçının sergileyebileceği bir başarı. Bütün öykülerde güçlü bir şekilde hissedilen özlem ve kederi, hayatın olağan akışı içindeki incelikle anlatıyor Peskov. Olaylara ve kişilere belli bir mesafede duran Peskov, öykülerdeki edebi lezzeti de korumuş oluyor.

KİTAPTAKİ İKİ ÖYKÜ

Kitapta 8 öykü yer alıyor ve bu öyküler bir Bulgaristan panoraması çiziyor. Kitabın alt başlığı da buna dikkat çekiyor: Öykülerde bir ülke. Bulgaristan, kitaptaki 8 öyküde kahramanlar ve olaylar ile birçok yönüyle tanıtılıyor. Ancak benim daha çok ilgilendiğim ve burada anlatmak istediğim iki öykü var. Bu öyküler sınırı ve zalim Bulgarlar ile mazlum Türkleri anlatıyor. Ancak bu öyküleri özel olarak seçmenin nedeni, buradaki halkları Türkler ve Kürtler olarak okumanın da mümkün olmasından kaynaklanıyor.

İlk öykü, kitaba da adını veren "Batının Doğusu". Daha sonra iki ülke arasında sınır çizgisine dönüşecek bir nehrin iki yakasında yaşanan bir gençlik aşkını anlatıyor öykü. Öyküde mutlu son yok ve hatta oldukça hüzünlü bitiyor.

Öykünün kahramanlarından biri olan nehrin hikâyesini şöyle özetliyor anlatıcı:: "Vera'yla 1970 yılında tanıştım, altı yaşındaydım. O günlerde biz ailece nehrin Bulgaristan tarafında, Bulgarsko Selo köyünde yaşıyorduk; Veraların evi ise nehrin öbür yakasında, Srbsko'daydı. Çok eskiden bu iki köy tek bir köymüş -Staro Selo köyü- ama dünya savaşlarından sonra Bulgaristan toprak kaybetmiş, oralar da Sırplara verilmiş. Köyü iki küçük mezraya bölen nehir bir sınır işlevi görmüş, nehrin doğusundaki topraklar Bulgaristan'da kalırken batısındakiler Sırpların olmuş."

Nehrin iki yakasında kalan akrabalar ile eş dostun birbirlerine özlem duyması bundan sonra başlıyor. Aşk sınır tanımaz, amenna fakat artık sınırda nöbet tutan askerler vardır ve gençlik aşkı imkânsız bir hal alarak tutkuya dönüşür.

Kürtçe adı Dirbêsî olan bir Kürt kasabasında doğdum. Dirbêsî'nin sandığımdan daha büyük olduğunu ve aslında, dünya savaşlarından sonra Türkiye ile Suriye arasında ikiye bölündüğünü anlamam biraz zaman aldı.

Penkov'un öyküsünün benzeri bir yerde doğmuşum yani. Bazı farklar var elbette. Benim doğduğum Dirbêsî bir nehirle değil, tren raylarıyla ikiye bölünmüş mesela. Tren raylarının böldüğü kasaba, nehrin doğusu ve batısı diye adlandırılmamış, ser xet (hattın üstü) ve bin xet (hattın altı) olarak Kürtçe adlandırılmış. Aileler parçalanmış, aşklar sınır ve tel örgüler tanımamış ancak kuşaktan kuşağa hat boyunca hep bir özlem uzayıp gitmiş.

Bu özlem, dil ve duygudaşlık nedeniyle Dirbêsî'nin iki yakasındaki insanlar arasında bir düşmanlık hasıl olmadı.

Penkov'un öyküsünden bir diğer fark ise, sınırlar ile birlikte kimliklere yönelik uygulanan sistematik baskı. Doğduğum Dirbêsî'nin adı Şenyurt olmuştu ve burada Türkçe dışında bir dil konuşmak zinhar yasaktı.

O sınır ve özlem, politikleşerek, hâlâ duruyor, 100 yıllık bir inkar, imha, katliam, göç, acı ve gözyaşının tarihi olarak. Sınırın iki tarafında yaşayan insanlarla ilgili ahkam kesen zatı muhterem Levent Gültekin ve türevlerine ise Ahmed Arif'in 33 Kurşun şiirini hatırlatmak isterim:

"Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu".

TÜRKÇE YASAĞIYLA BAŞLAYAN GÖÇ

İkinci öykü "Gecenin Ufku" ise Rodop Dağları'nda gayda ustası Müslüman bir Türk'ün Bulgaristan hükümetinin uygulamalarına karşı ve hasta karısını iyileştirmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Ve öykü trajik bir sonla bitiyor.

Gayda ustası kızına Kemal adını vermiştir çünkü ancak erkeklerin ve bu durumda erkek ismi taşıyan kadınların iyi bir gayda ustası olabileceğine inanıyor. Öte yandan Kemal, dedesinin ismidir, "Kızına erkek ismi veremezsin" diyen hocaya, "Artık çok geç" derken rahattır içi.

Gayda ustasının yoksul ve huzurlu bir hayatı vardır. Ancak karısının amansız hastalığı ile Bulgaristan hükümetinin 1984 yılında uygulamaya koyduğu "Yeniden Doğuş" adlı program bütün hayatlarını değiştirecektir.

"Yeniden Doğuş" programı Müslüman Türklere şunları dayattı: Türkler isim değiştirmeye zorlandı, Türkçe konuşanlara para cezaları kesildi. Türklerin dini vecibelerini yerine getirmesi engellendi. Türk kültürüne ait unsurların kullanımı yasaklandı. "Yeniden Doğuş" programı Müslüman Türklerin esasında asimile olmuş Bulgar olduğunu iddia ediyordu.

Bu uygulamalara direnen Türkler sürgün ve hapis dahil çeşitli cezalara çarptırıldılar. Gösteriler sırasında insanlar katledildi. 1998'de Türkiye ile Bulgaristan sınır kapısı açıldı ve baskıdan kurtulmak için 350 bin civarında Bulgaristan Türkü Türkiye'ye göç etti. Göç, Türkiye gazete ve televizyonlarında günlerce birinci haber oldu, Bulgar faşizmi her yönüyle anlatıldı. Dönemin siyasetçileri "soyadaşlara kucak açmak" söylemiyle göçü iç siyasete malzeme etmekte mahir davrandılar.
Bulgar hükümetinin uygulamaya koyduğu "Yeniden Doğuş" programının ilkeleri çok tanıdık geliyor, değil mi? Öyküye dönersek: Gayda ustası, yüzlerce Türk gibi binbir eziyetle isim değiştirmek kuyruğuna girmek zorunda kalıyor. Ancak yaşayanların isimlerini değiştirmesi yetmemiş ölülerin de isimleri değiştirilecektir. Bir sabah uyandıklarında mezar taşlarının boyandığını görecektir Bulgaristanlı Müslüman Türkler. Bu artık dayanılmaz bir haldir ve öyküdeki en hazin sahne, bir köylünün mezarı kazarak çıkardığı kemikleri bir torbaya koymasıdır.

Baba hapse düşer, anne ölür ve Kemal, tek kişilik bir örgüt olarak köydeki sessizliği hazırladığı isyan notları ve gayda sesiyle bozmaya çalışır. Bu arada göç, aklını yitirmiş Kemal'in gözünden korkunç bir manzara olarak resmedilir.

BULGARİSTAN'DA TÜRK, TÜRKİYE'DE KÜRT OLMAK

Bulgaristan hükümeti Müslüman Türkleri zorbalıkla asimile etmeye çalışırken 'Türkiye'nin doğusu'nda neler oluyordu? Kürtçe konuşmak yasaktı, Kürtçe eğitim öğretimden söz etmek akla ziyan bir cesaretti. Yerleşim yerlerinin adı, hiç benimsenmese de, çoktan değiştirilmişti. Çocuklara Kürtçeyi çağrıştıran isim vermek, en azından soluğu mahkemede almayı göze almaktı. Bütün bu yasaklara itiraz eden binlerce kişi dağda, hapiste, sürgünde direnmek zorunda kaldı.
Bulgaristan hükümetinin Müslüman Türkleri zorbalıkla asimile etmeye çalışmasına Türkiye siyasetçisiyle, aydınıyla, sanatçısıyla, gazetecisiyle haklı olarak karşı çıktı. Ancak aynı siyasetçiler, aydınlar, sanatçılar, gazeteciler 'Türkiye'nin Doğusu'na bakmakta aciz, korkak ve hatta ırkçı bir tutum aldılar. Bu tutumun hâlâ devam ediyor olması, her kesim için trajiktir. Çünkü bu tutum, utanç vericidir.

Miroslav Penkov'un "Batının Doğusu" adlı kitabı edebi lezzetiyle birlikte böyle meseleler üzerine düşünmeyi de öneriyor.