Vecdi ERBAY Yazdı
Ne vakit Van'a gelsem 23 Ekim ve 9 Kasım 2011 depremlerindeki yıkımı hatırlarım. Bütün şehir binaların enkazı etrafında toplanmıştı sanki. Olası bir deprem endişesiyle giden gitmişti zaten. Hafızamdan silinmeyen diğer bir fotoğraf ise dönemin belediye başkanı Bekir Kaya'nın gözyaşlarıdır. Üzüntüden ve yorgunluktan sinirleri gözyaşı olarak boşalan Kaya, ne yazık ki 10 yıldır mahpus.
Sonraki gidişlerimde Van'ı toparlanmış fakat bu kez kayyım denilen felaketle mücadele eder gördüm. Büyükşehir Belediyesine atanan son kayyıma karşı çok direndi Van. Ne var ki kayyım, hukuksuz bir kararı koltukta oturarak keyifle icra etmeye devam ediyor. Van'a kayyım olarak atanan vali, sosyal medyayı iyi kullanıyor olmalı ki Vanlılar kendi aralarında "Tik tok kayyım" diye konuşuyorlar.
Kayyımın şehre bir katkısı oluyor mu? Bu soruya verilen cevaplar tereddüt içeriyorsa sıkıntı o zaman başlıyor. Kayyımların herbiri birkaç maaş alıyor bilindiği gibi. Buna rağmen elle tutulur bir işe imza attıklarına 8 yıldır tanık olmadık.
İŞİNİN EHLİ İKİ GAZETECİ
Kitap fuarında yaşadığım trajikomik durumu dün yayınlanan "Bir kitap fuarı macerası" başlıklı yazıda anlatmıştım. Fuar stresinden gazeteci arkadaşlarım Kadir Cesur ile Ruşen Takva kurtardı beni. Van'da iki gece daha kalmama vesile de onlardır.
İki gazeteci bir araya gelince ne konuşur? Her şeyi ama öncelikle gazeteciliğin içine düştüğü vahim durumu. Cesur da Takva da işlerinin ehli gazeteciler. Ama maalesef Van gibi önemli ve büyük bir şehirden düzenli haber geçecekleri bir kurumla çalışmıyorlar. Bu bile sektörün içine düştüğü durumu gösterir nitelikte.
SAVAŞ VAN'I DA VURDU
Önceki gelişimde caddelerde çok sayıda İranlı ile karşılaşmıştım. İranlılar eğlenmek, alışveriş yapmak ya da başka bir şehre gitmek için Van'a geliyorlardı. Diğer bölge illerine göre eğlence mekânlarının çokluğu İranlıların Van'a ilgisi sayesindeydi. Ticaret ise Van ekonomisini oldukça rahatlatmıştı.
ABD-İsrail'in İran'la savaşı, Van'ın ekonomisini doğrudan etkiledi. Mesela İran sayesinde işleri yolunda giden esnaf henüz kepenk kapatmadı ama İran'daki ekonomik kriz ile savaşın belirsiz rotası nedeniyle durum iç açıcı değil. Bir süre daha İran'da istikrarın sağlanmasını bekleyecekler. Ama o zamana kadar kaç esnaf dayanır, kim bilir.
Şunu gözlemledim: "İran'dan eğlenmek için gelenler Van'ın ahlakını bozuyor" diyerek tepki gösterenler, bu söylemeden vazgeçmenin eşiğinde duruyorlar. Tam burada şöyle bir fikir geliyor: Van'da turizme yatırım yapılırsa İranlılara ihtiyaç kalmaz, sıcaktan bunalan bölge insanları, serinlemek için akın akın gelir Van'a.
KAHVE KAHVALTISI
Niye bilmem, Van kahvaltısı meşhurdur. Masaya her şeyin gelmesi midir kahvaltıyı meşhur yapan? Öyleyse, serpme kahvaltı diye bir şey icat edildi ve bu her yerde var. Mesele yöresel yemekse anlaşılır elbette. Fakat daha önce Van'da, kahvaltıcılar sokağında yaptığım kahvaltıda hiçbir numara görmemiştim. Bir iki yöresel yemek ve otlu peynir dışında sofradaki her şey ucuz marketlerden alınmıştı.
Kadir, "kahve kahvaltısı" diye bir şey kaçırmıştı ağzından. Dediğine göre kahvaltılık satan dükkandan istediğimizi seçiyor ve bir kahvede çay eşliğinde yiyebiliyormuşuz. Az çeşit yemekle dar gelirliler sayesinde süregelen bir alışkanlıkmış bu. Tam istediğim gibi. Kahvaltı Ruşen'in de katılımıyla keyifli geçti. Ancak kahve kahvaltısında da market ürünlerinin hakimiyeti vardı. Yine de Van'a yolunuz düşerse kahve kahvaltısını deneyin, derim. Hiç değilse o manasız israf kültürüne alet olmazsınız.
RANDIMANI DÜŞÜK İNEK
Kafeler birbirine benziyor. Gençlerin rağbet ettiği, müziklerin kulak tırmaladığı, keyifsiz garsonların dönüp bakmadığı mekanlar. Üstelik muhabbet edecek kimseyi de bulamıyorum. Caddelerde dolaşarak bir gün önce gittiğim bahçeli kafeyi bulmaya çalışıyorum ama nafile. Bunun yerine Ehmedê Xanî Park'ına denk geliyorum.
Depremde yıkılan bir kamu binasının yerini parka çevirmiş belediye. İyi de yapmışlar çünkü Van merkezi safi beton. Diyarbakır'da belediyelerin yaptığı en iyi şeylerden biri parklardır. Aylarca sıcakla cebelleşen insanlara soluk aldıran güzel parkları vardır Diyarbakır'ın.
Ehmedê Xanî Park'ında ilk dikkatimi çeken gül ağaçları oldu. Kim düşündü park için bu kadar gül ağacını, bilemem. Ama gül ağaçlarının parka ayrı bir güzellik kattığı muhakkak.
Parkta daha çok yaşlılar oturuyor. Yan tarafımda oturan şişman adam, telefonda Kürtçe ve yüksek sesle konuşuyor. Kulağım onda değil ama şu cümleyi duyuyorum: "Bu ineğin randımanı düşük." İnek ve randıman sözcüklerini yan yana getirince gülümsüyorum.
Garsonun teklifsiz masaya koyduğu çayın rengi bozbulanık gibiydi. Tadı yavandı. "Nerede Hürriyet Çay Ocağının kaçak çayı" diye iç geçirerek içtim garsonun masaya bıraktığı çayları. Yine de güneş gölün öte yanına geçmeden ağacın serin gölgesinden kalkmaya hiç niyetim yoktu.
"Nerelisin?" diye soran adamı, Edip Cansever'in "Su Altında Kanat Çırpan Üveyik" şiirindeki savat ustası Hasan'ı hatırlatıyor nedense. "Eski bir manastır çanı/Akşamları suya döker süsünü/Su altından çıkan üveyik/O da/Yağmurda yıkar yüzünü". Zayıf, gözlüklü ve yaşlı değilse de erkenden çökmüş bir adam.
TOPRAKKALE'DE GÜNBATIMI
Van Kalesi'ne daha önce çıkmış, günbatımını oradan izlemiştim. Enfestir. Yaz günü, günbatımını izlemek için bile gidilir Van'a. Toprakkale'ye ise daha önce çıkmamıştım. Kadir'in önerisi cazip gelmişti. Kadir'in dediğine göre belediye eşbaşkanlarının Toprakkale ile ilgili güzel bir projesi vardı. Mesela şehirden buraya bir teleferik bile düşünülmüş. Ancak belediyeye kayyım atanınca proje rafa kaldırılmış ve kayyım bir teras kurmuş buraya. Restoranda pek kimse yoktu ama biraz aşağıda çok sayıda insan günbatımını bekliyordu.
Kalenin kalıntılarını göremedim. Ama teras diye tarif edilen yerden Van şehrini, gölü, Süphan Dağı'nı görmek mümkündü. Süphan'da ve Artos'ta hâlâ kar vardı. Güneş Süphan Dağı'nın ardına çekilerek gözden yitecek sanıyordum. Öyle olmadı. Erciş tarafında battı güneş. Süphan tarafında batması için biraz daha zamana ihtiyaç varmış. 'Tik tokçu kayyım' ve ordusu geldiğinde güneş batmış, bizim de aşağı inmek vaktimiz gelmişti. Üşümeye başlamıştım.
SÖZÜ YAŞAR KEMAL'E BIRAKMAK
Van'ın merkez ilçesi Edremit'in sahili devlet kurumlarının ve çok yıldızlı otellerin işgali altında. Bu sahilin el değmemiş zamanlarını hatırlayınca insanın içi sızlıyor. Yabandı elbette ama işgal edilmemişti ve herkes suya girebiliyordu. Şimdi sahil parsel parsel dağıtılmış.
Yürüyüş yolunda suyun renginin değiştiğini fark ediyorum. Önce "yeşil" diyorum, sonra "turkuaz." Sonra Yaşar Kemal'in yarım asırı aşkın bir zaman önce yazdıkları geliyor aklıma: "Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van Gölü’nün maviliğinde olamaz. Masmavi… deli eden bir mavilik. Ne gökyüzünde vardır öyle bir mavi, ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye: Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi. Bir de bir camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi."
Diyarbakır ovasındaki mavi çiçeklere ne oldu? Merak işte. Bu merakla ayrılıyorum dertleriyle dertlendiğim dostlardan, serin suyun renklerinden, su altında kanat çırpan üveyikten...