Yalan

Kim bilir, belki tek başına bilinçaltında varlığını hep koruyan yaşama sevincidir bizi küçük yalanlar söylemeye mecbur bırakan. Felsefeydi, psikolojiydi, oydu buydu. Ömür denilen yaşama sürecinde hayata tutunmamamıza neden, galiba küçük mutluluklardan başka bir şey değil.

Abone Ol

Kime sorsanız, yalandan nefret ettiğini söyler. Çünkü yalan, ahlaksızlığın bir çeşidi olarak kodlanmıştır. Kim ahlaksızlığını ilan etmek ister ki. Halbuki yalan, günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Hepimiz yalan söyleriz. Küçük yalanlar, pembe yalanlar, ötekini ya da kendimizi korumak için başvurduğumuz yalanlar... sıralarsak uzar gider.

Yalandan nefret ederiz ve yalan söyleriz. Bu, bir çocuğun okula gitmekten nefret ederken okula gitmek için her sabah uyanmak zorunda kalması gibi bir durum. Sevmediğiniz, asla sevmeyeceğiniz patronun önünde düğme iliklemek de yalandır.

Her yalan kıyamet koparmaz elbette ama yalan yalandır ve her yalan, genel kabule göre, ahlak erozyonuna vesiledir.

O halde şu dizelere ne demeli: "Bak bende yalan yok vallahi billahi/ Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur" (Cemal Süreya, Güzelleme). Bu dizelerini yalan olduğunu söylemek mümkün mü?

Ama "Şairler yalancıdır", belirlemesi neredeyse genel kabul görmüştür. Şair Öztürk Uğraş da "Cebinde yedek yalanın olsun" diye akıl verirdi. Canımızı yakan, telafisi olmayan yalanlar söylemezdi Öztürk. Ama, kimi zaman nedensiz, hep yalan söylerdi. Öldüğünü haber verdiklerinde, "Bu da onun bir yalanı olmasın" diye aklımdan geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Yalan söylemek, kuralı olmayan, doğaçlama bir oyun oynamakla eşdeğerdi Öztürk için. Şiir de kelimelerle yetinmeyen bir oyun değil midir?

*

"Nasılsın?" sorusuna çoğunlukla "İyiyim" diye cevap veririz. Bu, büyük bir yalandır. Her zaman iyi olmak gibi bir ayrıcalığı yok hiç kimsenin. İçinde taşıdığın bir sızı her zaman vardır. Paran yoktur, canın yanıyordur ve fakat serde yiğitlik vardır, "İyiyim" dersin mesela ve yalan söylediğini ortamlardan el ayak çekişin ele verir. Türkiye'de küçük bir azınlık dışında ekonomik koşulları kötü insan sayısı sayılmayacak kadar çoktur. Mutsuz bir kitlenin içinde "İyiyim" diyebilmenin insana neden iyi geldiğini psikolojik ve sosyolojik olarak çözümlemek benim işim değil elbette. "Züğürt tesellisi" diyerek işin içinden çıkmanın kolaycılık olduğunu bilirim ve susarım.

Sevdiğinden ayrılmışsındır, yas içten içe yayılır bütün hücrelerine ve "Nasılsın?" sorusuna muzaffer bir edayla "Geçti gitti" dersin. Yalan söylediğini sesin değilse de gözlerin ele verir. Serdeki yiğitlik, bir kez daha yalanla imtihan ediliyor.

Yalanla hemhal olan kişisel meseleler dünya çapında bir kıyamete neden olmuyor elbette. Fakat şu var: Parasızlık diye tarif ettiğimiz mesele her zaman kişisel değildir. Bu, ülkenin ve aslında dünyanın ekonomik politikalarıyla ilgilidir. Devasa kitlenin içindeki insanlar, parasız bir hayat içinde tek başına debeleniyorsa, "İyiyi" diye yalan söyleyer. Ama gün gelir yalan da yalan olur ve Migros işçileri gibi yalana dur demenin arayışına geçer. Yalan bir iyilik haline kolay değildir elbette. Polis copu demektir, gözaltına alınmak demektir. Daha acıklısı, o devasa mutsuz kitlenin hak arayışına seyirci kalmasına tanıklık etmektir. Migros işçilerinin haklılığını teslim etmek, yalana sığınmaktan daha zordur maalesef.

Rojava'da politik tahayyül, 'dış güçlerin' desteklediği cihatçılar tarafından saldırıya uğradı. Kınalarını hazır tutanlardan önce dost görünümlü düşman ekip, konforlu alanını zerre terk etmeden, sosyal medyadan yalan soslu fikirlerini boca etti. Oysa ortam toz duman, kentler kuşatma altında, katliam tehlikesi altındaki insanlar göç yolunda... Bu "haklı çıktım" büyüklenmesi, bu ebedi düşmanlık, bu amansız bertaraf etmek duygusu hep yalan üzerine inşaa ediliyor. Kıyamet kopmuyor belki ama milyonlarca insanda bir hayalkırıklığına, ve "yenildik" duygusuna neden oluyor. Amaçlanan da budur zaten. Fakat görünen o ki Kürt halkı sarsılmış olsa da çabuk toparlandı ve kaldığı yerden hak taleplerini bir kez daha görünür kıldı.

*

Çok sıradan, hergün birkaç kez kullandığımız bir soru sormuştum, "Her şey yolunda mı?" demiştim. "Hiçbir şey iyi değil. Ben de değilim." diye cevap almıştım. Kısacık iki cümle bu yazıya vesile oldu. "İyiyim, her şey yolunda" gibi küçük bir yalan cevap alabilirdim. Olmadı ve gerçek olanla yüzleşmek zorunda kaldım.

İşin aslı şu: Hiç birimiz iyi değiliz. Bir yerlerde, dünyada ve içimizde, hep bir şey aksıyor ve tökezliyoruz. Her şeyin her zaman yolunda olması mümkün bir şey değil. Hayat bunu öğretti, öğretiyor. Bu bilgiye rağmen önce kendimizle, sonra en yakınımızdakilerle ve elbette 'dünyadaki akış' ile bir şekilde didişiyoruz, hesaplaşıyoruz, mücadele ediyoruz. Kendimiz, yakınlarımız ve dünya... Hepsinin arızalarına maruz kalıyoruz ve hiçbiri kolay değil. Üstelik, sözleşmiş gibi, bazen hepsi birden saldırıyor.

Nedir bizi bu saldırılar karşısında ayakta tutan, güçlü kılan? Daha doğarken edinilmiş mücadele etmek gerektiği bilgisi midir? Ailenin ve hayatın dikte ettiği "Güçlü görün, düşmanını sevindirme" ilkesi midir? Kim bilir?

Kim bilir, belki tek başına bilinçaltında varlığını hep koruyan yaşama sevincidir bizi küçük yalanlar söylemeye mecbur bırakan. Felsefeydi, psikolojiydi, oydu buydu. Ömür denilen yaşama sürecinde hayata tutunmamamıza neden, galiba küçük mutluluklardan başka bir şey değil.

Bana gelince, yalan üzerine düşündüm ve yoruldum, ama iyiyim, iyi. Murathan Mungan'ın Sahtiyan'da dile getirdiği gibi"

"ömrümün son kalesi de düştü

kaç kez yaz geçti üzerinden

kaçları mahpus oldu

şimdi ben, günahına emanet edilmiş bir mermi çekirdeğiyim

nefti seyrekliğindedir gözlerim ve yüzümün bir yanı nemli sahtiyan

sen bakma bana, aldırma sevdiğim

boynumdaki hamayılla birlikte

ben on yıldır iyiyim, iyiyim."