Bunu bilip “ölçü” tutturarak haklarında yorum yapmak sanırım doğru olmalı. Hatta öylesine şaşırtıcı halleri vakidir ki; delilik ile dahilik arasında gidip geldikleri de bilinendir…
Mesela BediüzzamanSaîdî Nursî / Kurdî böyledir ve coğrafyasında yaşadığı dönemdeki Saîd ile, sürgündeki Saîd farklıdır. Yurdundaki, topraklarındaki Saîd “Kurdî”dir. Sürgün ve uzak diyarlara gidince “Nursî”dir. Yani iki Said vardır.
Aynı durum Ziya Gökalp için de böyledir. 1908 meşrutiyet öncesi Ziya, Kürt meselesi ile ilgilidir, Kürtçe sözlük hazırlayacak kadar çaba gösterendir. Ulucami arkasındaki bir evde Kürt Münevverlerinin toplantılarına katılan ve Kürt fikriyatı üzerine kafa yorup önerilerde bulunan Ziya’dır. Ama 2. meşrutiyet sonrası başka bir Ziya zuhur eder. Ve “Türkçülüğün babası” olarak kabul görür. Yani iki Ziya vardır.
İsmail Beşikçi de böyledir.
Seksen öncesi Kürt araştırmaları üzerine odaklanan ve “bilim yöntemi” çalışmalarıyla buluşmamızı sağlayan Akademisyen Beşikçi yani Kürt cephesinde namı diğer “Sarı Xoce” vardır. 12 Eylül seksen sonrası yıllarda artık sahada politik Kürt yapılanması üzerine politika belirleyen bir Beşikçi vardır. Önce destekleyen sonra cepheden tavır alan bir Beşikçi. Yani iki İsmail Beşikçi vardır.
Benzer durum Yalçın Küçük için de geçerlidir. Bir hatta iki belki de üç Yalçın Küçük vardır. 1970’lere kadar planlamacı, sonrasında 1995’lere kadar Dokuz ciltten oluşan bir külliyat “Aydın üzerine tezler” ve “Türkiye üzerine tezler” kitapları çok önemli bir boşluğu dolduran önemli eserlerin sahibi.
Hatta “Kürtler Üzerine Tezler” ve “Emperyalist Türkiye” gibi kitaplarını ve 1990’lı yılların ilk yarısında onun koordinasyonunda çıkarılan “toplumsal kurtuluş” dergisini de bu külliyata eklemek gerekir.
Dergi bir çok Kürdü çeperinde toplamıştı. Şimdi ortada dolanan ve Kürt siyasetine taraftar ya da karşıt insanlar vardı o derginin çeperinde. Kimilerini de o derginin bölge çalışmalarını yürüttükleri sıralarda tanıdım.
Yalçın Küçük sonra ölünceye kadar bilinen başka bir rotaya girdi. Bu durumda iki Yalçın Küçük de vardır sözü edilebilir. Ez cümle toplum nezdinde karşılığı olan insanları değerlendirirken, öldükten sonra ya da yaşarken onlarla ilgili konuşurken; hepten “kötü” ya da hepten “iyi” olarak addetmek, övgüde sınır tanımamak veya tu kaka etmek doğru değil ve eşyanın tabiatına da aykırıdır…
Malum, sonraları “Gökalp” soyadını alan Diyarbekirli Ziya Bey henüz gencecik bir adamken şehrinde ragıbiye camisinin münzevi odasının duvarına kendi elleriyle kazımıştı şu beyiti kafasına sıkmadan bir gün önce; “Daimi bir ızdırap altında kalmaktır hayat / Mevt ise eyler sûkunu daimi ima bana…”