Güncel

Yarım kalmış üç hikaye…

Bazı acılar vardır; anlatmazsınız, susmaya çalışsanız vicdanınız izin vermez. Garip bir ilişki. Hatta bir girdap adeta.

Abone Ol

Mehmet Rumet SOYLU yazdı…

Diyarbekir’in sokaklarına sinmiş, taşlarına işlemiş bir acının tam ortasındayız.

Üç hayat…
Yarım kalmış üç hikaye…
Rojin, Narin, Gülistan…
3’ü de Diyarbekirli.

Faili belli olanın da, faili meçhul bırakılanın da aslında aynı karanlığa çıktığını bildiğimiz bir coğrafyada yaşıyoruz. Ve ne yazık ki bu karanlıkla tanışıklığımız yeni değil.

Çok eski, çok derin, çok utanç verici…
Kronolojiye gerek yok. Çünkü bu acıların zamanı yok.
Hepsi hâlâ bugün gibi, hâlâ taze, hâlâ kanıyor.
Altı yıl önce bir isim düştü yüreğimize: Gülistan…
Adı gibi bir bahar olmalıydı hayatı. Ama o, bir köprünün başında kayboldu.
Ah sevgili tarih özür dilerim, düzeltiyorum; KAYBETTİRİLDİ.
Bir annenin bekleyişi kaldı geriye. Her gün aynı köprüde, hiç soğumayan acısıyla ve aynı umutla…
Belki gelir diye. Bir iz çıkar belki diye.
Bir insanın umudu bu kadar uzun sürer mi?
Sürer…
Eğer devlet susarsa,
Adalet gecikirse,
Ve toplum yeterince bağırmazsa, sürer…
Bir ablanın göğe savurduğu çaresizlik kaldı.
Ve yıllarca susmayan, vazgeçmeyen bir arayış.
Göğe savrulan bir çaresizlik…
Her taş kaldırıldı, her ihtimal zorlandı.
Ama Gülistan yoktu.
Ne kolay söyleniyor değil mi bu cümle.
Ne kadar kısa bir cümle ama içinde bir ömürlük yıkım var.
Sanki buhar olup uçmuştu hayattan.
Oysa bu topraklarda insanlar, bir mezar taşı bulmayı bile bayram sayacak kadar yaralıdır.
Gülistan için hâlâ o bayram gelmedi.
Bayramı bekliyor bir aile.
Bir aileye bundan daha büyük hangi zulüm yapılabilir?…

Sonra Rojin…
Bir öğretmen adayı.
Çocuklara dokunmak isteyen bir yürek. Hayatı, en saf yerinden tutmaya çalışan genç bir kadın.
Bir anne ve babanın ‘kuzum’ diye uğurladığı evladı…
Gidişi sıradandı belki, dönüşü olması gereken bir gidiş…
Öyle olmadı ama.
Kahrolası o telefon çaldığında, bir ailenin dünyası yıkıldı başına.
Tek kelime ile cevap verdiler.
Bir çırpıda ağızdan çıkan bir cümle;
‘İntihar etmiş’.
Oysa bir baba, evladını tanır.
Bir anne bilir, kızının kalbinin neye kıyamayacağını…
Onlar inanmadı. İnanmadı vicdan sahibi insanlar.
İnanmadıkları için de vazgeçmediler…
Bir mezarı var Rojin’in.
Ama o mezarda sadece bir beden yok.
Orada cevap bekleyen sorular var.
Orada adaletin eksikliği var.
O mezarda yarım kalan bir hayat, diğer yanda adalet peşinde tükenen bir ömür var.
Ve hepimizin üzerinde, o babaya karşı ağır bir mahcubiyet…

Ve Narin…
Ah canımın içi Narin.
Çocuk Narin…
Hayatın ne olduğunu bile daha öğrenememiş bir beden.
Kur’an dersi çıkışında kayboldu dediler.
Bir çırpıda çıkıverdi ağızlardan. Önce herkes, ‘bulunur’ dedi.
Çünkü çocuklar kaybolmazdı.
Çünkü çocuklara bir şey olmazdı.
Olmamalıydı …
Ama oldu.
Günler geçti.
Umutlar azaldı. Sessizlik büyüdü.
Ve en sonunda o korkunç gerçek bir kez daha çıktı karşımıza.
Küçücük bedeni, bir dere yatağında,
Üzeri örtülmüş halde bulundu…
Sanki birileri sadece onu değil, gerçeği de geleceği de saklamak istemişti.
Bir çocuk, hangi gerekçeyle öldürülür?
Hangi karanlık, bir çocuğun nefesini kesebilir?
Bu soruların cevabı yok.
Çünkü bazı suçların izahı olmaz.
Üç Can…
Üç ayrı hikâye…
Ama tek bir kader: Diyarbekir’in makûs talihi…
Geride kalan üç aile…
Susmayan, vazgeçmeyen, boyun eğmeyen üç arayış…

Onlar hâlâ yollarda.
Hâlâ kapı kapı hakikatin peşinde…
Belki de bu yüzden, bu topraklarda en çok şu cümle yankılanıyor:
‘Terk etmedi sevdan beni.’
Ama bu kez sevda değil…
Hakikat terk etmiyor onları.

Ve biz…
Bu hikâyelerin sadece tanığı değiliz.
Biraz da yükünü taşıyanıyız.
Çünkü bazı acılar, sadece yaşayanların değil, susanların da omuzlarındadır.
O halde, Susmayalım ve soralım daha gür sesle:
Rojin gerçekten nasıl öldü?
Narin’i kim öldürdü?
Gülistan nerede?
Ve adalet için debelenen ailelerin yanında olalım.
El verelim onlara, yeterince yürek ve destek verelim.
Bu gün yeterince hesap sormazsak, yarın başka isimler koyacağız bu yazıların başlıklarına