Diyarbakır Haberleri

Diyarbakır’a gelen MHP’li Çakıroğlu: Musibetleri Öcalan paradigması ile çözeceğiz

Avukat Gürkan Çakıroğlu, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği ve beş gün süren Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu'na panelist olarak katıldı. Türk milliyetçisi olduğunu yazılarında da vurgulayan Çakıroğlu, Abdullah Öcalan ve DEM Parti'nin barış ve demokratik toplum çağrısı diye tanımladığı, MHP ve hükümetin "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı süreci destekleyen yazılarıyla dikkat çekiyor.

Abone Ol

ÖZEL HABER - Vecdi ERBAY

"Barışın Hukuki Zemini: Anayasa ve Toplumsal Uzlaşı” paneline katılan
Çakıroğlu, hukukun, toplumsal sözleşmenin en rafine hali olduğunu belirterek, toplumsal uzlaşı olmadan barış, adalet ve eşitliğin sağlanamayacağını söyledi. Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması gerektiğini vurgulayan Çakıroğlu, hukuk devleti olmanın ancak özgürlüklerin eksiksiz biçimde tesis edilmesiyle mümkün olacağını ifade etti. Çakıroğlu, dayatma ve baskıyla kalıcı barışın sağlanamayacağını, toplumsal sözleşmenin güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Diyarbakır'da kaldığı beş gün boyunca Barış Anneleri dahil birçok kişiyle temas kuran Çakıroğlu ile Güneydoğu Ekspres için yaptığımız görüşmede, süreçle ilgili beklentilerini de konuştuk.

İLK KIRILMA İYİ PARTİ İLE FİKİR UYUŞMAZLIĞI

Sizi tanıyarak başlayalım, okuyucu da tanısın sizi. Gürkan Çakıroğlu kimdir?

Gürkan; Murat'tan olma, Cennet'ten doğma, 1986 Maraş doğumlu bir yurttaş, bir Türk. Siyasi olarak ise bir Türk milliyetçisi. İstanbul'da avukatlık yapıyor. Yaklaşık 9 yıldır aktif siyasetin içerisinde. İlk siyasi pratik İYİ Parti'de oldu. İYİ Parti'de Şişli Kurucu İlçe Başkan Yardımcısı olarak siyasete başladım. 2 yıllık bir tecrübem oldu. Daha sonra İYİ Parti'de fikri uyuşmazlıklar yaşamaya başladık. Bu hal giderek arttı.

Fikri uyuşmazlığın konusu neydi?


İlk olarak HDP 2018 seçimlerinde barajı geçmeli, geçmemeli şeklinde oldu. 'HDP'nin barajı geçmesi gerekiyor' beyanımdan sonra. Genel merkez ayağa kalktı, ilçe başkanı arandı, rahatsızlık sert bir şekilde iletildi. O anda da zaten bende bir rahatsızlık oldu. Çünkü ilçe başkanı iyi bir adam, onu da çok rahatsız ettiler. Ki ben o zaman siyasi bilinç olarak daha işin çok başındayım. Ve açıkçası Kürt meselesine 'takmam' da biraz orada başladı.

Sonra?

HDP ve PKK'nın bize anlatıldığı gibi olmadığını gördüm. Yani insanlar kandırılarak dağa çıkmıyor. PKK dış mihrakların ürünü bir yapı olarak sunuldu bize. Öyle bir yapı olmadığını gördüm. PKK tamamen yerli ve milli. Türkiye'nin içerisinde, Türkiye'nin problemlerinden doğmuş bir hareket. Yaşanmışlıklar var, acılar var, bir yok sayma hali var ve artık bunun tahammül edilemez hale geldiği bir nokta var, o noktada dağ onlar için kaçınılmaz olmuş.
Önce Selahattin Demirtaş ile bir diyalog sürecim oluştu. Demirtaş ile ara ara görüştük cezaevinde. Sonrasında işte tabii Demirtaş'ı da aştı. Bu sefer, 'Milyonlarca insanın peşinden gittiği Abdullah Öcalan kim?' diye sormaya başladım. Dedim 'Bu adam benim hasmım. Benim bu adamı tanımam lazım.' Neden? Çünkü adam hasmım ama televizyondaki yaftalamalardan ve kara propagandadan başka bir şey bildiğimiz yok. Adam ne diyor, ne söylüyor, ne demiş? Nasıl milyonlarca insan bunun peşinden gidiyor. Okumalara başladım. Bu arada bir yandan da Türk milliyetçiliğini sorguluyorum. Çünkü özellikle İYİ Parti tecrübesi yoğun bir hayal kırıklığı yarattı, usul ve esaslara dair. O, oranın mahremidir. Oranın mahremi olduğu için de neler gördüğüme, neler duyduğuma girmeyeceğim. Ama Türk milliyetçiliğine dair derin hayal kırıklıkları yarattı İYİ Parti.

RESMİ TARİHİN REDDİ

Ve Öcalan'ın kitaplarını mı okumaya başladınız?

Bir yandan Türk tarihini resmi tarihin dışına çıkarak okumaya çalıştım. Diğer yandan da Kürt meselesini devlet anlatısının dışında okumaya çalıştım. Öcalan'ı çok fazla okumaya çalıştım. Birçok kitap yoktu, bulmaya çalıştım. Ve resmi olmayan Türk tarihiyle Öcalan'ın anlatıları arasında tencere kapak bir durum ortaya çıktı. 'Türkiye'ye karşı', 'Türkiye'yi bölecek' dedikleri adamın hiçbir şekilde Türkiye'ye karşı olmadığını, Türkiye'yi bölmek şöyle dursun, Türkiye'nin bölünme ihtimalini bertaraf etmek amacıyla bir siyasi jargon geliştirdiğini gördüm. Elbette ilk çıkışı farklı. O zaman komünizm, sosyalizm aktif düşünce dünyası ama 90'lardan itibaren bunun giderek geliştiğini ve değiştiğini, 93-94'te bambaşka bir aşamaya geldiğini gördüm. Ve bu bende bir kızgınlığa yol açtı. Çünkü devlet propaganda aygıtı milleti aldatıyor. Buradaki meseleyi ters yüz ederek anlatıyor ve hem Mehmetçik şehit düşüyor hem Gerilla şehit düşüyor. İkisi de memleket evladı. Tabi bu noktaya gelmem kolay olmadı. Bir günde olmadı. İşte ilk kurcalamaya başladığım tarihin 2018-2019 olduğunu düşünürseniz, o günde bugüne yaklaşık 7-8 yıllık uzun bir mücadele sonucunda iş bu noktaya geldi.

TÜRK MİLLİYETÇİLERİ KÜRT MESELESİNİ BİLMİYOR

Siz bir çeşit aydınlanma süreci yaşamışsınız. Ancak içinden geldiğiniz milliyetçi kesim ve kendisini Türk olarak tarif eden kesimin Kürtleri ve mücadelesini tanıdığını söyleyebilir miyiz?

Hayır, söyleyemem. Tanımıyorlar. Bu konuda kendimden emin konuşabilirim. Bilmiyorlar. Benim annem gençliğinde ülkücü. Daha sonra İslam damarı giderek daha baskın çıkıyor. Geçen senelerde ‘Kürtçe yasak' dedim anneme ve çok şaşırdı. 'Niye yasak' dedi? Meseleye bakış açısı bana göre hala katı. Endişeleri var. Anlatmaya çalışıyorum, kolay değil, bu işin toplumun zihnine zerk edildiği dönem 90'lar. Medya, devlet ve özel televizyonlar ile korkunç bir propaganda yaptı. Hakikate aykırı, rejimi tahkim edecek şekilde. Bir insan durduk yere dağa çıkar mı? Hayatını riske atar mı? Çıkmaz, atmaz.
Akşamları açıyorsun televizyonu Reha Muhtar, Ali Kırca vs ve korkunç bir kara propaganda... O dönem işin daha ateşli olduğu bir dönem ve meselenin özü hiç tartışılmıyor. Katiller, zalimler, caniler, 'bunlar kandırılmışlar', 'dış mihraklar', bu şekilde milletin beynine zerk ediliyor mesele. İnsanlar da korkuyorlar. Türk, Kürt'ten çok daha fazla korkuyor devletten.

Türk devletten neden korkuyor?

Çünkü Türk, Kürt'e göre 200-300 sene önce devletin zulmüne maruz kalmış. Çok basit bir örnek veriyorum. Kuyucu Murat Paşa'nın kestiği kelleler kimin? Türklerin, Türkmenlerin. Biz bu mezalime maruz kalırken siz steril yaşıyorsunuz o dönem. Yavuz'la İdris'in ittifakı sizi devletin öğütücü yanından koruyor. İç işlerinizde rahatsınız. Dış işlerde devlete bağlısınız. Bir birlik ve beraberlik var. Emevilere başkaldıran Horasani’nin ordusunda Türkler de var, Kürtler de var. Yani 1071’den de eski bizim birlik halimiz. Şimdi o noktadan buraya gelmek... Zor, zor ama insanları anlamanız lazım. Çünkü gerçekten Kürt meselesini bilmeyen çok, devlet korkusuyla kayıtsız kalan çok.

Şimdi yeni bir süreç var ve korkuların bitmesi gerekiyor, değil mi?

Terörsüz Türkiye. Bu tek taraflı bir terim değil. Devlet terörü de örgüt terörü de bitecek. Büyük kitle hareketleri veya devletlerin içerisinde yozlaşma olmaması, manipülasyon olmaması, zulüm olmaması mümkün değil. Zaten Öcalan da devletin bir kanadı da bununla alakalı bir sürü özeleştiri getirdi. PKK'nın bazı eylemleriyle alakalı vs. Tamam. Ama 17 bin faili meçhul de var. Orada da bir devlet terörü var. Bazı iktidarlar da bununla alakalı özeleştiri getirdi. Terörsüz Türkiye ikisini de bitirecek bir süreç. Tek taraflı barış olamaz. Tek çiçekle de bahar gelmez.

SİYASETİN VE MEDYANIN DİLİ DEĞİŞMELİ

Sürece inancın büyümesi için öncelikle medyanın ve siyasetin dilinin değişmesi gerekiyor galiba. Ancak bu yönde olumlu şeyler söylemek pek mümkün değil.
İki senedir terörsüz Türkiye diyoruz ama tahkir dili devam ediyor hala. Devlet televizyonunun ve iktidara yakın medyanın %80-85'i bu meselede hala yaftalayıcı ve yargılayıcı bir dil kullanmaya devam ediyor. Bu hal bitirilmesi gereken bir şey. Bu bitirildiği zaman, insanlar evlerinden çıkıp meseleye bakmaya başlayacak. Hani savaşlarda bomba atılır, insanlar mahzenlere girerler ya evlerinde, bombalama bittiğinde ise ürkek bir şekilde evlerinden çıkarlar ya, biz daha o aşamaya gelemedik. İnsanlar evlerinden çıkacaklar, bu mesele konuşulacak, tartışılacak, masaya yatırılacak, bu şekilde barış sağlanacak. Yani devletimiz 40 yıldır savaşa harcadığı propaganda mesaisini 40 gün barışa harcasa birçok şey değişecek.


40 gün yeter mi?

Fazla bile gelir. Toplumun ne kadar hızlı reaksiyon verdiğini görürsünüz. Siz bakmayın bazılarının böyle sağda solda höykürdüğüne. Süreç başladığından bu yana medyanın dili zerre kadar değişmedi gibi bir izlenimim var... Muhalefetin dili dahil buna. Evet. Halk TV muhalif olan, sola yakın bir kesim olduğunu iddia eden bir kanal, ama bu süreçte bozucu olmasa da yapıcı bir tutum da benimseyemedi. Ana akım TV kanalları maalesef parti bültenlerine döndü.

BAHÇELİ DİMDİK DURUYOR, ERDOĞAN TEMKİNLİ

Neden böyle? Mesela hükümet, sürecin ilerlemesi için, kendisine yakın medyanın dilinin değişmesine müdahale edemiyor mu?

Şöyle ki birincisi Türk solu kanserdir. Bu meseleye dönük olarak TİP'in taşın altına elini koyduğunu görmedim. Çok steril, bilindik ezberler üzerinden konuştular. Halbu ki bunca sene beraber yol yüründü HDP-DEM ile. İkincisi, devletin net bir çözüm iradesi olduğu aşikâr, yoksa bu kadar üstten cümlelerle meseleye girilmezdi. Yani bir mutabakat olduğu aşikâr ama diğer yanda da siyaset var ve bir iktidar mücadelesi var. Ben; çok şükür, Erdoğan'a hiç oy vermedim. Ama çeyrek asra yakındır memleketi yönetiyor. Bir sürü badire atlattı. Bir sürü çetin savaşın içerisinden geçti. İttifakları değişti, müttefikleri değişti. Bu raddeye geldi. Yani onun da bu pasif ve temkinli hali anlaşılabilir.

Peki, Erdoğansız süreç nasıl olacak?

Tayyip Beyin sütten ağzı yandı ilk çözüm sürecinde. Cemaat ile de kanlı bıçaklı hale geldi. O yüzden muhtemelen diyor ki; biraz daha sakin olayım, biraz daha dışarıda durayım ve bakayım, taraflar bu işi ne kadar götürebilecekler, ne kadar arkasında duracaklar. Mesela Devlet Bey; sürece muhalif, milliyetçi, devletiçi reaksiyona rağmen dimdik duruyor. 22 Ekim'in üzerinden bir buçuk yıl geçti. Bu bir buçuk yıllık zaman zarfında birçok badire atlatıldı. Bütün sınavlardan geçildi. Hem Bahçeli hem Öcalan geçti; hem devlet hem PKK geçti. Artık bu noktada Tayyip Bey'in devreye girmesi gerekiyor. Ben, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının kurucu babaları diyorum Abdullah Öcalan, Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan için. Kurucu babalardan ikisi 22 Ekim ve 27 Şubat ile hakkı teslim ettiler. Ama 'İkinci yüzyılın Atatürk'ü ben olacağım' diyen adam hala devreye girmedi. Artık hamleleri yapma ve kendisiyle anılan bir tarihe imza atmalı Tayyip Bey. Lakin maalesef halen daha o tedirginlik ve ürkeklik hali devam ediyor.

Tedirginliğin nedeni nedir?

Devlet veya millet odaklı düşünmekten ziyade, çeyrek asırlık yaşanmışlık ve yıpranmışlıktan dolayı iktidar odaklı düşünüyor da ondan. Endişesi en basit haliyle; bir yol yürüyeceğiz, ben taşın altına elimi koyacağım da DEM Parti bu iş başarıyla sona ererse bizimle ittifak ortaklığı yapar mı? Ben bu işe girdikten sonra tabanımdaki belli kesimleri diğer muhalif partiler tahrik ederek benden koparabilir mi? Bu tarz endişelerle tutuk kalıyor, elbette kabul edilebilir değil ama anlaşılabilir.

Barış Formu için 5 gündür Diyarbakır'dasınız. Başka bir memlekete geldim, gibi bir hisse kapıldınız mı?

Hiç öyle olmadı. Barış Anneleri ile konuşurken de dedim, benim annem gelse şuraya otursa İstanbul'da oturduğundan çok daha rahat eder. Kendi adıma tek problemim, Kürtçeyi bilmemekten kaynaklı olarak belli başlı sohbetlere çok adapte olamadım. O da benim ayıbım. Belki bir gün bu eksiği gideririm.
Daha bugün bir anket paylaşıldı ve ankete göre insanlar sürecin devam etmesinden yana bir tutum içinde olsalar da gerekli adımlar atılmadığı için sürece kuşkuyla bakıyorlar. Bu talep ve kuşku sürecin başından bu yana devam ediyor.

Ankete katılanlar kaygı duymakta haksız mı?

Haksız değiller çünkü yaşanmışlıklar var. Buradaki insanlar diyorlar ki '10 yıl o kadar sert ve katı bir dönem geçirdik ki biz burada, hani 3 kişi bir araya toplanıp kahve içecek olsak bile rahatsız edici bir tutum olabiliyordu.' Öyle bir atmosfer yaratıldı maalesef. Hafızalar taze. Bunlar normal. Ayrıca bu iş hiç kolay bir iş değil. Yani bu kadar yaşanmışlıktan, bunca sene bekledikten sonra barışı sağlamak öyle kolay olmayacak. İnsanların sabırsızlığını anlıyorum. Artık yeter diyorlar. Huzur istiyorlar. Barış Anneleri diyor ki “Biz niye Türkiye'den vazgeçelim? Ama Kürt kalarak ve Kürtçe konuşarak burada yaşamak istiyoruz.” Mesele aslında bu kadar net, bu kadar basit.

BARIŞ ANNELERİ TÜRKİYE İÇİN ÇOK DEĞERLİ

Barış Anneleri ile epey zaman geçirdiniz. Nasıl bir izlenim edindiniz?

Zordu. Çok zor. Mesela birisi, iki kızını bir oğlunu kaybetmiş. Birisinin bir oğlu otuz küsur yıldır zindanda, diğer oğlu dağda şehit düşmüş. Diğer bir anne dört çocuğunu bu savaş sürecinde kaybetmiş. Benim en çok şaşırdığım şey, bir cümleyle ifade etmem gerekirse, hiç kin yok. ‘Benim oğlumun, benim kızımın hesabını kim verecek’ diye bir dil hiç yok. Müthiş de bir dirayet var. Ayaklarına beton dökülmüş gibi, durdukları yerden asla kımıldamayacaklarını net bir şekilde ifade ediyorlar. Serok da serok diyorlar, dillerinden düşürmüyorlar. 'Onun özgürlüğü halkın özgürlüğüdür' diyorlar. 'Ne yaşandıysa yaşandı, hiç kimseden hesap sormuyoruz, sadece barış istiyoruz' diyorlar. Bu kararlılık muazzam. Türkiye için çok değerli. Umarım onların yaşadıkları acılar ve hala daha bir arada yaşama azim ve kararlılıkları artık medyada karşılık bulur.

Diyarbakır'da sivil toplum örgütleri tarafından barış temalı benzer birçok program yapıldı. Bunların benzerinin, diyelim Maraş'ta ya da başka şehirlerde de yapılması gerekmiyor mu?

Gerekiyor ama bir temkinlilik hali var. Bunu Barış Anneleri'ne de anlatmaya çalıştım. Oğlunu askere göndermiş ve evladı şehit düşmüş; Mehmetçik analarındaki temkinli hali anlamak lazım. Çünkü akıbet netleşmedi ve insanlar 10 yıl önceki neticeyi hatırlıyorlar. Başka çocukları, başka hayatlar var; temkinli ve tedbirli olmaya devam ediyorlar. Eğer net bir istikamet çizilirse, yani Devlet Bahçeli'nin siyasette çizdiği istikamete Tayyip Erdoğan da paralel bir vaziyet alırsa, o zaman medyanın dili değişeceği için siyasetin de toplumun da dili değişecek. Tayyip Bey'in baş danışmanı olan bir adamın abuk subuk açıklamalarını duyuyorsunuz mesela. Tayyip Bey'in bunlara müsaade etmemesi lazım. Ama bunu göremiyoruz. Burada insanlar kitle halinde dayanışma içinde; ama Maraş'taki ya da İzmir'deki bir şehit anası düzene reaksiyon gösterdiğinde orada yalnız kalma ihtimali var. Buradaki insanların öyle bir ihtimali yok. Bu anlamda biraz daha beklememiz gerekiyor.

Çok bekleyecek miyiz?
İnsanlar rejimin ne kadar kıyıcı olduğunun farkındalar ve bu farkındalıktan dolayı da temkinli ve tedbirliler. Ama ben çevreme, benden yaşça büyük ülkücü arkadaşlarıma, kuzenlerime, dayılarıma sorduğumda; Devlet Bey'e başka sebeplerden kızgın olanlar bile, Devlet Beyin çok doğru bir iş yaptığını söylüyorlar. Millet sağduyulu, sakin ama birileri sürekli onların milli-dini duygularını istismar ederse, geçmişte yaşanan acıları suistimal ederse, kitleler de belli başlı noktalarda istemedikleri bir tepkiye savrulabilirler. Bu anlamda Tayyip Bey'in taşın altına elini koyması lazım. Artık o vakit geldi. Bu zamana kadar tamam. Ama artık vakti geldi.

MESELEYİ HUKUK ZEMİNİNE OTURTMALIYIZ

O vakit geldi ve geçiyor sanki. Çünkü seçimler de yaklaştı...

Türkiye'de erken seçim olacaksa 2027'de olacak. Yani bir yıl sonra. Zamanında olsa da iki yıl var. Yani her halükarda kısa bir zaman sonra seçim atmosferine giriyor Türkiye. Şimdi bu durumda artık bir hamle yapılacak; olumlu veya olumsuz. Öyle bir noktaya geldi ki Türkiye ve öyle bir aşamada ki artık, makul ve mantıklı bir şekilde meseleyi çözmenin yolunu bulmalıyız. Meseleyi hukuk zemini üzerine oturtmalıyız. Türkiye'nin en temel sorunu zaten hukuk devletinin yokluğu. Yani özgürlük, demokrasi, eşitlik, refah, adalet... Tüm bunların yokluğunun sebebi, hukuk devletinin yokluğu. Hukuk devleti nedir? Toplumsal sözleşmedir. Toplumsal sözleşmemiz var mı bizim? Yok. 24, 61, 82; üçü de siyasal sözleşmeler. Toplumsal sözleşmeye en yakın olduğumuz 1921, onun da üstünden geçtik 1925'te. O yüzden buna dönük adımların artık atılması gerektiği zaman dilimindeyiz. Çok vaktimiz kalmadı artık. 5-6 ay içerisinde bu iş artık bir neticeye varmalı. Bu netice hayal ettiğimiz gibi olmayabilir. İdealize ettiğimiz gibi olmayabilir. Hiç problem değil. Terör dili Türkiye'den çekildiği anda DEM Parti ve DEM Parti'nin bütün katmanları bir sıçrama yapacaktır. 1950-1954 arasında Demokrat Parti, 2002-2007 arası AK Parti'nin sıçramasının benzerini 2030’lu yıllarda DEM Parti yapabilir. Muhtemelen gelecekte iktidarın lokomotifi Kürtler olacak. Ve bir Türkiye Yüzyılı hayali var. Bunu gerçekleştirecek olan da yine Kürtler; enerjileri, sinerjileri, modernizasyonları, ilerlemeye olan arzularından kaynaklı. Türkiye'de bu kadar enerjik başka bir siyasi kesim yok.

Buna izin verilir mi?
Hep kutsadığımız devletin bekası için başka bir seçenek yok.

DİYARBAKIR DEVLET BAHÇELİ'Yİ BEKLİYOR

Beş günlük bir Diyarbakır gezisinden genel bir izlenim de almak isterim.

Daha önce de geldim Diyarbakır'a ama ilk kez bu kadar kalabildim. Önceki gelişime göre çok daha enerjikti şehir. Her tarafta Kürtçenin konuşulduğu, her tarafta çeşitli organizasyonların yapıldığı, daha heyecanlı, daha umutlu, tedbirli ve temkinli olmakla birlikte kendinden çok daha emin bir Diyarbakır gördüm. Bu beni mutlu etti ve konuştuğum insanların hepsinin Devlet Bahçeli'ye çok ciddi anlamda itimat ettiğini, itibar gösterdiğini gördüm. Aslında onu buraya beklediklerini de gördüm. Bu anlamda çok mutlu oldum. Diyarbakır Bahçeli’yi bekliyor. Umarım en kısa zamanda gelir.

Bahçeli'nin Diyarbakır'da bekleniyor olması tarihte ilktir.

Evet, bu bir ilk. Barış Anneleri ile görüşmemde ağır bir duygu durumu vardı. Karşılıklı olarak bir yoğunlaşma hali vardı. O haldeyken sarıldık birbirimize; annelerden bir tanesi o esnada gözü yaşlı 'Yaşım 72, bir ülkücüye sarılacağım kimin aklına gelirdi, sen de artık benim bir evladımsın, Allah sayını artırsın' dedi. Bu sözleri beni derinden etkiledi. Ben de onlara, 'Beni bir evladınız olarak kabul edebilirsiniz, sizler de benim anamsınız' dedim. İnsanları kendi haline bırakırsak, kimsenin kimsenin diline, kültürüne karıştığı, bozgunculuk yaptığı yok. Kemalist paradigmanın 1925'te uygulamaya soktuğu tekleştirme bütün musibetlerin sebebi. Biz bunu Öcalan'ın paradigmasıyla Türkiye olarak aşacağız inşallah.