Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu kapsamında, “Barışın hukuki zemini: Anayasa ve toplumsal uzlaşı” başlıklı panel düzenlendi. Belediyenin Ali Emiri Toplantı Salonu’nda düzenlenen panele, çok sayıda siyasi parti ile sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı. Avukat Ruşen Seydaoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleşen panele, Altınbaş Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olan Prof. Dr. Sevtap Yokuş, Avukat Gürkan Çakıroğlu, İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol ve Anayasa Profesörü Fazıl Hüsnü Erdem konuşmacı olarak katıldı.
İlk olarak söz alan Sevtap Yokuş, barışın inişli çıkışlı olduğunu, kesintiye uğrayabileceğini belirterek, “O nedenle bugünden yarına hemen bir şey olsun diye beklemek biraz hayalcilik olabilir. Barış için emek vermek, kararlı olmak lazım, sabırlı olmak lazım. Ayrıca yaratıcı olmak lazım. Çünkü bu bir inşa süreci. Türkiye için yeni gibi gözüküyor ama 1993’ten beri süren bir süreç” dedi. Türkiye süreci iki ana eksen üzerinden oturtacak gibi durduğunu dile getiren Sevtap Yokuş, birinin hukuki, diğerinin de toplumsallaşma olduğuna dikkat çekti. Meclis komisyonun çalışmalarına dikkat çeken Sevtap Yokuş, “Meclis komisyonu iyi bir şey çıkardı. Biraz daha somutlaşırsa, fena bir rapor değil. Hatta mekanizmaları da ön gören bir rapor oldu. Ama bir taraftan da çok somutlaştırmadığı için, muğlaklıkta var. Ama somutlaştırılması bundan sonraki çalışmalarla mümkün. Yapılması gereken hukuksal temelleri oluşturmak. Bundan önceki süreçlerin kalıcı olmamasının nedeni, hukuksal önlemlerin alınmamış olmasıydı. Komisyon raporu başka bir şey öneriyor; Müstakil yasa. Müstakil yasa tam da silahsızlanmaya paralel alınması gereken hukuki önlemler içerecek ve yasal düzlemde olacak. Anayasa metni ise biraz daha meşakatli bir yol. Çünkü toplumun tüm kesimlerinin ortaklaşması gereken bir metin olduğu için şimdilik çokta gündemde değil” şeklinde konuştu.
1921 ANAYASASI
1921 Anayasası’nın özgürlükler ve güvenceler açısından çok önemli olduğunu belirten Sevap Yokuş, “1921 kurucu anayasa olarak aslında çok kültürcü bir yapıyı ön görüyor. Özellikle yerel demokrasileri çok derin bir şekilde vurguluyor. Doğrudan demokrasinin unsurlarını, çeşitliliği barındırma bağlamında en demokratik anayasa olabilir. Sonrasında anayasal sistem tekçi, inkarcı bir sisteme bürünüyor. İnkarcı ve asimilasyoncu içerik kazanıyor. Ama 1982 anayasası yasakçı ve bütünüyle özgürlüklere yok eden bir içerik taşıdığı için belki bu sıcak çatışmalara da zemin hazırlıyor. 1982 anayasasının yarattığı bu düzen -12 Eylül düzeni- bugüne kadar bizi bu sorunlarla baş başa bırakan düzen. Bu düzende ilk farklılaşma 2000’lerin başında… O dönem özellikle AB sürecinde Türkiye’nin aldığı pozisyonla, demokratikleşmeyi, insan haklarını önceledi. Bunu izleyen dönemlerde 2015’e kadar çözüm süreci tartışmaları başladı. O dönem hem anayasa değişiklikleri, özgürlükçü bir anayasa arayışı hem de Kürt meselesinin siyasi yolla çözümü konusunda önemli gelişmeler oldu. Bugün ki süreçte de o birikimin kullanılabileceğine inanıyorum. İstenirse o birikim bugüne de taşınabilir” şeklinde konuştu.
‘ACİL ANAYASAL İHTİYAÇLAR’
Silah bırakmaya karşılık gelen yasal önlemlerin hemen ardından yapılabilecek pratik adımlara dair konuşan Sevtap Yokuş, şöyle devam etti: “Anayasa sil baştan yazılabilir. Bu haliyle anayasanın başlangıç biçimi tek tipleştirme ve inkarcılık üzerine oturtulmuş bir başlangıç. Bu başlangıç barış temelli olabilir ve özgürlüklere vurgu yapabilir. En önemlisi mevcut özünden kurtarılıp, bugüne özgü bir içeriğe kavuşturula bilinir. Vatandaşlık tanımı kolay bir şekilde farklı formüle edilebilir. Birdiğer mesele anadil meselesi. 42’nci maddede bir değişiklik gerektiriyor. Bu da çok kolaylıkla değiştirilebilir. Bir diğer değişiklik, özerklik konusuyla ilgili olumlu değişiklikleri sağlayacak başka düzenlemeler yapılabilir ve en önemlisi yerel yönetimler özerklik şartlarına aykırı şeylerden kurtulmuş olur. Bu dört anayasal değişiklik bir paket şeklinde bu süreci taçlandıracak öneriler olarak getirile bilinir. Bunlar acil anayasal ihtiyaçlardır. Toplumsal barış için herkesin yapması gerekenler var.”
POZİTİF VE NEGATİF BARIŞ
Fazıl Hüsnü Erdem, negatif barışın pozitif barışa evirilmesi meselesinden bahsederek, “Negatif barış silahların bırakılmasıdır. Bunun anlamı şudur; artık politik hedeflere demokratik siyaset yöntemiyle devam etme kararlılığını ifade eder. Umut edilen negatif barışın, pozitif barışa evrilmesidir. Pozitif barış Kürt meselesinin çözülmesidir. Salt hukuksal düzenlemelerle, anayasal değişikliklerle, yeni yasalar yapmak suretiyle çözülecek bir sorun değil. Derin bir sorun. Pozitif barış, hukuksal boyutu olduğu kadar; yargısal, siyasal pratiğin de değişmesi gereken bir süreci ifade eder. O kök sebebin, sorunun çözülmesidir yani. Bugüne kadar yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden sürece baktığımızda, çok fazla pozitif barışa evirilecek gibi görünmüyor. En azından kısa vadede görünmüyor. Çünkü bu sürecin nihai hedefi olarak demokratik siyaset gösteriliyor. Belki dolaylı olarak demokratik siyasetin önünün açılması sonrasında çözüme yönelik ciddi adımlar atılabilir. Bu da Kürt siyasetinin başarabileceği bir şey, arkasına alacağı destekle gerçekleşe bilecek bir şey” şeklinde konuştu.
‘BARIŞ HEDEFİ YENİ ANAYASAYLA TAÇLANDIRILMALI’
Erdem, “Eğer pozitif barış hedefi varsa, hiç şüphesiz bunun yeni anayasayla taçlandırılması gerekiyor. Anayasa yeni bir başlangıç için yapılır. Türkiye’deki siyasi aktörlerin pozitif barışı sağlamak gibi bir niyeti varsa, yeni bir başlangıç yapma niyeti varsa; o zaman bunu yeni bir anayasayla taçlandırması gerekiyor. Bu çatışma çözüm süreçlerinde en önemli yönetim belgelerinden biridir” dedi.
Anayasaların düzenleyici, koruyucu ve kurucu olmak üzere 3 işlevi olduğunu dile getiren Erdem, bu işlevlere dair aktarımlarda bulundu. Erdem, “Önemli olan bu anayasanın içeriği ve pratiğinin uyumlu olması. Bizim böyle bir problemimizde var. O anayasayı yapan siyasi irade, ona desek veren toplumsal kesimler gerçekten buna inanıyorsa, onu ayakta tutabilmek mümkündür. Değilse böyle bir anayasanın pekte önemi yok. Mevcut anayasaya uyulmayan bir dönemdeyiz. Böyle bir ortamda yeni bir anayasa yapmanın anlamı nedir, anlayamıyoruz. Anayasa yapılmasın demiyorum ama sonuçta bunu inandırıcılığı için bir pratiğinin olması gerekiyor” diye kaydetti.
'TOPLUMSAL SÖZLEŞME'
Gürkan Çakıroğlu ise Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığını belirterek, “Hukuk en rafine haliyle toplumsal sözleşmedir. Toplumsal sözleşme olmadan, toplum barışa, adalete, hukuka, adalete, eşitliğe varamaz. Hukuk devleti değilseniz, rejim iktidara gelen zümrenin tonunu alır. Cezaevinde kim varsa, yoksa temel hak özgürlükleri iade edilmeden, özgür olmadan hukuk devleti olmanız mümkün değil” dedi. Türk milliyetçisi olduğunu belirten Çakıroğlu, şöyle konuştu: “Ama Türkiye yüzyılı Kürtlerle mümkün. Kürtler olmadan Türkiye yüzyılının yaşanabilir olması mümkün değil. Terörsüz Türkiye kavramını kullanmaktan kaçınmamak gerekiyor. Örgütün terörü birse, devletin 5 oldu, örgütün zulmü birse devletin 5 oldu. Terörsüz Türkiye mümkün ama barış ile mümkün, barış hukukla mümkün. Hukuk olmadan zorlayarak, dayatarak barış olmaz. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Eğer Türkiye Kürtlerin de devleti olabilirse, Kürtçe anadilde eğitim Türkiye’de mümkün olabilirse… Türkiye yüzyılı hayal ediyorsak, bu barışı gerçekleştirmek istiyorsak Türkiye’de Kürtçe olacak. Türkiye hali hazırda polis devleti, hukuk devleti olabilmemiz için toplumsal sözleşmenin imzalanması gerekiyor.”
‘BÖLÜCÜ DEDİKLERİ TÜRKİYE’Yİ BİR ARADA TUTUYOR’
Yeni döneme Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus paradigması ile girildiğini belirten Çakıroğlu, “Kürt var, Kürtçe var, Kürdistan var. Öcalan Anadolu çocuğu PKK’liler de bu ülkenin evlatları. Bizim hikayemiz birlikte başladı, birlikte yola çıktı. Bu hikayenin devamı adına elimizden ne gelirse yapmamız gerekiyor. Devleti de anlamak lazım. Kemalist paradigma paramparça oluyor, devletin yerine koymaya çalıştığı paradigma Öcalan’ın paradigması. Türkiye cumhuriyeti bunu kabul etmiş durumda. Öcalan bugün Ortadoğu da arabuluculuk yaptı. Yani ‘bölücü’ dedikleri adam bugün Türkiye’yi bir arada tutuyor. Bunun kıymetini bilip, buna göre hareket etmemiz gerekiyor. Siz Kürt'sünüz, ben Türküm ve ‘Ne mutlu Türküm diyene diyorum’ ama varlığım Kürt varlığına armağan olsun diyorum. Yaşasın Türk ve Kürt kardeşliği” ifadelerini kullandı.
‘DEMOKRATİK ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN SONUCU’
Son olarak söz alan Faik Erol da sürecin Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği güçlü bir yanıtla geliştiğine dikkat çekti. Bunun büyük oranda tek taraflı bir inisiyatif ve adım olduğuna işaret eden Erol, “Bu süreç 10 yılları bulan siyasi ve demokratik özgürlük mücadelesinin sonucuydu. Bunu hiçbir zaman zihnimizden çıkarmamalıyız. Bir lütüf değil, ilmek ilmek dokunmuş bir öz yaratımdır. Özenle sahiplenmek gerekir. Çünkü bizim son 20 yılda yaşadıklarımız, bugün içinde bulunduğumuz durum bu hamlenin bizi hem halk olarak hem ülke olarak hem de bölge olarak nasıl bir alanda tutmaya çalıştığını, nasıl bir poziasyona çektiğini doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Bu sürecin bir diğer özelliği diyalogtan ve müzakereden ibaret değildir. Bizim bir önceki çözüm sürecinden kalma böylesi edinilmiş bir deneyimimiz var. Müzakere süreci var” şeklinde konuştu.
‘SÜREÇ ORTADOĞU’YA ETKİ ETME GÜCÜNE SAHİP’
Abdullah Öcalan’ın çabasının birebir tanıkları olduklarını belirten Erol, “O masanın, sürecin değerini nasıl örmeye çalıştığının birebir farkındayız. Sürecin bir diğer özelliği; 27 Şubat çağrısı esasında demokratik cumhuriyet talebidir. Cumhuriyete demokrasiyi göze alma çağrısıdır. 1921 anayasasını modern anlamıyla ve modern içeriğiyle yeniden canlandırma girişimidir. Çünkü bu ülkenin tarihinde Türk ve Kürt birlikteliğini ifade eden tek metindir 1921 anayasası. Aynı zamanda bu ülkede barışı, bağımsızlığı sağlayan da bu anayasadır. Başkan Öcalan’a göre Teşkilatı Esasiye anayasasından sonraki anayasalar, demokratik anayasaları önleme anayasalarıdır” diye belirtti.
Sürecin bütün Ortadoğu’ya etki etme gücüne sahip olduğunu belirten Erol, “Başkan bunu ‘Kürt-Türk çözümü Ortadoğu çözümüdür’ olarak ifade ediyor. Bu sorunun tarihselliğini, üreteceği riskleri görme yerine siyasi çıkarlara indirgemek süreci zayıflatan bir durum. Şu an içinde bulunduğumuz dönemdeki mevcut süreç neden durgunluğa girdi? Süreci büyük oranda Başkan Öcalan yürüttü. Aralık 2024’te 3 görüşmeye geleceksiniz. Birincisinde siyasi partilerin, STK’lerin görüşünü bildireceksiniz, ikinci olarak Kürdistan’daki sivil toplumun, kurumların görüşlerinin bildireceksiniz, 3’üncü görüşmede açıklama yapacağım’ dedi. 27 Şubat’ta devam eden temposunu çok iyi gördük. Hazırlık yaptı, çalışma yaptı manifestoyu oluşturdu. O çağrılarla manifesto temelindeki kararlarını açıkladı” şeklinde konuştu.
‘KÜRTLER ÖCALAN’IN ŞAHSINDA KENDİ STATÜSÜNÜ GÖRÜYOR’
Sonrasında Apocu Hareket Yönetimi tarafından atılan adımları hatırlatan Erol, konuşmasını şöyle tamamladı: “Süreç hızlı ilerliyor çünkü adımlar büyük oranda tek yönlü. Bunu söylerken hiçbir gelişme yaşanmadı demiyorum. Fakat esasen şimdi ne zaman geldik yavaşladık? Bu adımlar aynı zamanda demokratik hukuk ve siyasetteki gerekliliklere bağlıydı. ‘Bizim hukuksal bir süreci geliştirmemiz için maddi zeminin ortaya çıkması gerekir’ diyorlar. Bu anlattıklarımızın tamamı maddi zemin anlamına gelmiyor mu? Bütün bunların toplam sonucunu af ya da pazarlık gibi kavramlarla değerlendiremeyiz. Bu süreci yasallığa geçiş olarak değerlendirebiliriz. Bir barış yasasının gelişmesi bu sürecin eşiğini oluşturur. Bu yasa cumhuriyetin isyan etmiş Kürtlüğün demokratik sınırlar içinde siyaset yapma ve kendini var etme hakkını tanır. Kürt olgusunun bu cumhuriyete ve hukuka geçmesi gerekir. Hukuksal güvenceye kavuşması gerekir. Bunları gerçekleştirirken ya da bunları ortaya koyarken, bunların tamamının merkezinde Başkan Öcalan’ın bir pozisyonu var. Başkan Öcalan’ın konumu Kürtlerin konumudur. Bu denklem bu şekilde ortaya çıkmış durumdadır. Öcalan’ın şahsında kendi konumlarını ve statülerini görüyorlar. Bu tecrit döneminde de böyleydi, bugün ki süreçte de böyle. Bu diyalektiğin küçümsenmemesi, anlaşılması gerekir.”