Mehmet Rumet SOYLU YAZDI
Hayatımızı temiz tutmak oldukça hayati bir durum bence. Çünkü insanın yalnızca kendi eviyle değil, dokunduğu ve içinde yaşadığı her alanla ilgili sorumluluğu olduğunu anlatıyordu.
Bugün o söz, Diyarbekir’in kaldırımlarında yürümeye çalışırken tekrar aklıma geliyor.
Yaklaşık iki milyon insanın yaşadığı bu şehir hepimizin evidir. Rahmetli Beytocan’ın dediği gibi, “Dîyarbekir mala min, têde digrî gula min…”
Evet, bu evde ağlayan çok yanımız var. İşsizlik var, ulaşım sorunları var, plansız kentleşme var. Ancak bütün bunların yanında öyle bir mesele var ki, araç kullansın kullanmasın, engelli olsun olmasın, neredeyse herkes her gün bunun mağduriyetini yaşıyor:
Kaldırımlar.
Dünyanın birçok kentinde kaldırımlar insanların rahatça yürüdüğü, çocukların, yaşlıların ve engellilerin güvenle hareket ettiği ortak yaşam alanlarıdır. Üzerlerinde çöp kutuları, duraklar, ATM’ler veya kent yaşamını kolaylaştıran bazı unsurlar bulunur sadece.
Peki ya Diyarbekir’de?
Abarttığımı düşünenler olabilir ama bazı kaldırımlarda minder serilip ayak uzatılarak oturulması dışında neredeyse her şey var.
Dalga geçtiğimi düşünmeyin, valla ciddiyim.
Birçok iş yerinde neredeyse kasa hariç bütün işletme, kaldırıma taş(ın)mış durumda.
Sandalyeler, masalar, teşhir tezgâhları, meşrubat balyaları, reklam panoları, camekânlar, brandalar…
Haksızsam, haksızsın deyin.
Hatta bazı işletmeler kaldırımları fiilen dükkânlarının bir parçası haline getirmiş durumda.
Sorulması gereken soru şu:
Bu kaldırımlar gerçekten kimin?
Vergisini verip dükkân açan herkesin ticaret yapma hakkı vardır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak ticaret yapmak ile kamuya ait alanları hakkı olmadığı halde kullanmak arasında ciddi bir fark vardır.
Ne yazık ki bazı esnaflar görünürlüğü artırmak ve birkaç müşteri daha çekmek uğruna binlerce insanın kullanım hakkını engelliyor. Üstelik bunu yıllardır olağan bir durum gibi yapıyorlar.
Ve bizler de ‘alışmış kalabalıklar’ olarak geçiştirip duruyoruz.
Daha da ilginci, kaldırımları kendi kullanım alanları olarak kullanan insanlar, şehrin eksikleri konusunda en yüksek sesle konuşanlar arasında yer alıyorlardır muhtemelen.
Kamu alanını özel mülke çevirmek eleştirilmeyecekse ne eleştirilecek?
Özellikle Sur bölgesinde durum daha da vahim. Turizmin kalbi olan sokaklarda bazen yürümek bile mümkün olmuyor. Kaldırımlar yetmeyince, caddelere taşıyor, yayalar araçların arasından geçmeye çalışıyor. Ve geçemiyor…
Bu manzara Diyarbekir’e hiç yakışıyor mu?
Evet diyenin çıkacağını sanmıyorum. Hatta kaldırımları kendileri için kullanalar bile ‘Tabi ki şehrimize yakışmıyor’ diye yüksek perdeden konuşacaklardır eminim.
Çünkü, doğru olan şey doğrudur.
Onu yanlış yaşayanların gözünde bile.
Son günlerde Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin kaldırımların boşaltılması konusunda başlattığı çalışmaları çok kıymetli buluyorum. Ancak bu mesele yalnızca zabıta operasyonlarıyla çözülecek bir sorun değil.
Kalıcı çözüm için birkaç adım şart:
Birincisi; kurallar herkes için eşit uygulanmalı. Kimsenin siyasi, ekonomik veya sosyal nüfuzu nedeniyle ayrıcalık elde etmesine izin verilmemelidir.
İkincisi; esnaf odaları sürece aktif biçimde dahil edilmeli. Kamu alanının ortak kullanım hakkı olduğu konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmalıdır.
Üçüncüsü; engelli bireylerin ve yaşlıların şehir içinde rahat hareket edebilmesi temel bir hak olarak görülmeli. Kaldırımlarda yaşananların sadece estetik bir sorun değil, aynı zamanda bir erişilebilirlik problemi olduğu anlatılmalı ve kabulü sağlanmalıdır.
Dördüncüsü; belirli bir süre tanınmalı, ardından kurallara uymayanlara caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır.
Geçtiğimiz günlerde DBB Eşbaşkanı Serra Bucak’ın, kaldırımın önemli bir kısmını kendi özel alanı gibi kullanan bir esnafa son derece nazik bir dille “Lütfen biraz daha geriye alabilir miyiz?” demesine uyulmaması çok ayıptır bence.
Oysa talep edilen şey çok basit:
Kimsenin ekmeğine dokunulmasın.
Kimsenin ticaretine engel olunmasın.
Ama kimse, kamunun hakkını kendi hakkı gibi de kullanmasın.
Çünkü kaldırımlar ürün pazarlama alanı değildir.
Kaldırımlar çocukların, yaşlıların, engellilerin, annelerin, öğrencilerin ve bu şehirde yaşayan herkesin ortak hakkıdır.
Bir şehrin medeniyeti biraz da kaldırımlarında belli olur.
Belki artık Diyarbekir olarak şu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmiştir:
Kapımızın önünü gerçekten temiz tutuyor muyuz?