ÖZEL HABER - Mehmet Rumet SOYLU
Ne bir deprem gibi sarsar insanı ne de bir sel gibi önüne kattığını sürükler. Yavaş yavaş gelir.
Önce insanların vicdanlarından bir parça eksilir. Sonra adalet duygusu aşınır. Ardından merhamet kaybolur. En sonunda ise toplum, farkına bile varmadan kendi içinden çürümeye başlar.
İşte tefecilik tam da böyle bir toplumsal kanserdir.
Bugün yaşadığımız en büyük tehlikelerden biri de işte budur.
Bir zamanlar mafya filmlerinde duyduğumuz, karanlık sokak hikâyelerinde karşılaştığımız tefecilik, artık gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş durumda.
Her gün bir evin satıldığını, bir dükkânın el değiştirdiğini, bir ailenin dağıldığını, bir insanın borç yükü altında ezildiğini duyuyoruz.
Ve ne acıdır ki artık kimse şaşırmıyor.
Asıl korkutucu olan da budur.
Bir toplumun felaketi, kötülüğün ortaya çıkması değil; kötülüğün normalleşmesidir.
Eskiden büyüklerimiz anlatırdı. Bir beldede haksızlık çoğaldığında, güçlü olan güçsüzün malına göz diktiğinde, haram kazanç meşrulaştırıldığında o beldenin huzurunun kaçacağını söylerlerdi.
O yıllarda bu sözlerin anlamını tam kavrayamazdık. Ancak kısa bir süre sonra bölgemizi sarsan faili meçhul cinayetler, karanlık hesaplaşmalar ve toplumsal çalkantılar yaşandı. Elbette bunun doğrudan sebebi tefecilikti diyemeyiz. Ancak bir gerçek vardı:
Adaletin zayıfladığı, insanların çaresizliğinin sömürüldüğü yerlerde huzur uzun süre barınamıyordu.
Ve ne korkunç ki, son zamanlarda çok sıkça duymaktayız yine bu ‘tefecilik’ sözünü.
Sadece duymuyoruz; bu yüzden evini kaybedenleri, iş yerini kaptıranları, malına çökülenleri, hatta çaresizlikten hayatına son verenleri görüyoruz. Gazeteleri açın, internet sitelerine göz atın neredeyse her gün benzer haberlerle karşılaşıyorsunuz.
Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda o büyüklerimizin ne kadar haklı olduklarını görüyoruz.
İnsanlar alın teriyle kurdukları yuvaları kaybediyor.
Yıllarca çalışarak biriktirdikleri malları ellerinden gidiyor.
Borç batağına düşenler sadece ekonomik olarak değil, ruhen de çöküyor.
Bazıları sessizce evlerini terk ediyor, kimileri ise yaşama sevincini…
Ama bütün bunlar yaşanırken bazıları servetlerine servet katıyor.
Birilerinin gözyaşından kazanç elde edenler, başkasının çaresizliğini fırsata çevirenler, bir ailenin yıkımını yatırım olarak görenler…
Ve daha da acısı, bu düzenin çoğu zaman göz göre göre büyümesine izin verilmesi.
Burada sadece birkaç vicdansız insanı konuşmuyoruz.
İnsan sormadan edemiyor:
Bir insan başka bir insanın çaresizliğinden nasıl bu kadar acımasızca faydalanabilir?
Borçlu olmak zaten başlı başına ağır bir yükken, o yükün altındaki insanın omzuna bir de sömürü zinciri vurmak hangi vicdana sığar?
Bir ülkede insanlar bankalara ulaşamayıp tefecilerin kapısını çalmak zorunda kalıyorsa…
Eğer vatandaş ekonomik darboğazdan çıkış yolu bulamayıp malını mülkünü kaybetme korkusuyla yaşamaya başlamışsa…
Eğer hukukun caydırıcılığı yerine korkunun ve nüfuzun dili konuşuyorsa…
O zaman ortada sadece bireysel bir ahlak sorunu değil, yönetsel bir problem de vardır.
Hiç kimse kusura bakmasın.
Ekonomik sıkıntılar derinleştikçe, gelir dağılımı bozuldukça, yoksulluk büyüdükçe ve insanlar çaresiz bırakıldıkça karanlık yapılar güçlenir.
Tarih bunun yüzlerce örneğiyle doludur.
Çünkü umudunu kaybeden insanın kapısını önce yardım değil, fırsatçılar çalar.
Bugün bir ev el değiştiriyorsa mesele sadece bir tapu meselesi değildir.
Bugün bir dükkân kapanıyorsa mesele sadece ticari bir başarısızlık değildir.
Bugün bir insan borçları yüzünden hayatına son vermeyi düşünüyorsa mesele sadece ekonomik değildir.
Bunların her biri toplumun vicdan hanesine yazılmış ağır birer kayıptır.
Ve unutulmamalıdır ki hiçbir servet sonsuza kadar sürmez.
Mazlumun ahı, mağdurun gözyaşı ve haksızlığa uğrayanın bedduası tarihin en güçlü mahkemelerinden biridir.
Belki dosyalara girmez, manşetlere çıkmaz, mahkeme salonlarında görülmez ama hayatın kendisi er ya da geç hesabını sorar.
Bunun adı ticaret değildir, girişimcilik ya da başarı hiç değildir.
Bunun adı düpedüz vicdansızlıktır.
Genellikle malı mülkü olanlara, ödeme sıkıntısına düştüğünde sesini yükseltemeyecek kadar mahcup ve çaresiz insanlara ulaşılır. Çünkü hedef para kazanmak kadar, gerektiğinde o kişinin varlıklarına ulaşabilmektir. Bu sistem herkese kapısını açmaz.
Tefecilikte çoğu zaman amaç yardım etmek değildir. Amaç, zor durumda kalanın son varlığına kadar ulaşabilmektir. Verilen para, bir can simidi değil, çoğu zaman kurulmuş bir tuzaktır. Borç ödenemez hale geldiğinde faiz işlemeye başlar. Sonra faiz faiz doğurur. Ardından evler, arsalar, dükkânlar ve yılların emeği birer birer el değiştirir.
Dünyadaki bütün kutsal kitapları inceleyin. Bütün ideolojileri araştırın. En ilkel toplulukların bile kendi içinde oluşturduğu ahlak kurallarına bakın. Hiçbirinde çaresiz insanın sömürülmesi övülmez. Tam tersine, zor durumdakine yardım etmek, el uzatmak ve yükünü hafifletmek erdem kabul edilir.
Bugün ne yazık ki bazı insanlar, başkasının felaketinden servet üretmeye çalışıyor.
Bugün bu ülkenin ihtiyacı daha fazla beton, daha fazla gösterişli bina veya daha fazla rakamsal büyüme değildir.
Bu ülkenin ihtiyacı vicdandır.
Adalettir.
Merhamettir.
Ve en önemlisi, çaresiz insanların üzerine basarak yükselmeyi marifet saymayan bir ahlak anlayışıdır.
Çünkü bir beldenin yolları bozulursa tamir edilir.
Binaları yıkılırsa yeniden yapılır.
Ekonomisi zora girerse zamanla toparlanır.
Ama bir beldenin vicdanı çürürse, işte o zaman geriye sadece kalabalıklar kalır.
Toplum kalmaz.
Allah bizi çaresizlikle sınamasın.
Ama daha önemlisi, başkasının çaresizliğini kazanç kapısı görecek kadar vicdanını kaybedenlerden de eylemesin.