Güncel

Ateşe atılan vicdan

2 Temmuz 1993…Bu ülkenin hafızasına sadece bir tarih değil, silinmesi mümkün olmayan kara bir leke ve ülkenin vicdanında hala sönmeyen bir yangın olarak kazındı.

Abone Ol

Mehmet Rumet SOYLU Yazdı

O gün Sivas’ta, Madımak Oteli’nin içinde sadece insanlar değildi yanan. Şiirler yandı. Türküler sustu. Kalemler kül oldu. Umut, hoşgörü ve birlikte yaşama inancı ateşin içine bırakıldı. O gün o otelde, yazanlar vardı, düşünenler, sazına türküsünü emanet edenler vardı.

Ve dahası, hayatı güzelleştirmeye çalışan insanlar vardı. Onlar, yaşamak istiyordu.
Sevdiklerine kavuşmak, yeni kitaplar yazmak, yeni türküler söylemek, çocuklarına sarılmak istiyorlardı. Ama dışarıda yükselen nefret, içeride yükselen alevlerden daha büyüktü. Neredeyse canlı yayında, milyonların gözü önünde bir katliam yaşandı.
Sivas Madımak Oteli’nin önünde toplanan öfkeli kalabalığın attığı sloganlar, içeride mahsur kalan insanların yardım çığlıklarını bastırdı. Bir tarafta ‘Yakın!’ diye bağıranlar, diğer tarafta ‘Yanıyoruz, kurtarın bizi!’ diye haykıran insanlar vardı.
Ne acıdır ki o gün, bu ülke daha çok ilk sesi duydu. ‘Yakın’ bağırtısı, birçok kişiye daha ‘yakın’ geldi ve sustu…

O gün yardım çığlıklarından çok nefret sloganlarını duydu. Herkes izledi.
Müdahale edebilme gücü olanlar sustu. Kalabalık büyüdü. Alevler büyüdü.Vicdan küçüldü. O otelde bulunan insanların elinde silah yoktu. Ellerinde sadece kalemleri, sazları, şiirleri, fikirleri ve insan sevgileri vardı. Buna rağmen, insanlıktan nasibini almamış bir nefretin hedefi oldular.

En acı olan ise bütün bunların göz göre göre yaşanmasıydı. İki kişinin yan yana yürümesine bile anında müdahale edebilen devletimiz, o gün saatler boyunca yaşanan vahşeti seyretmeyi tercih etti. O ağır sessizlik, o anlaşılmaz hareketsizlik de en az alevler kadar yakıcıydı. Madımak’ta yaşamını yitirenler, sadece birer isim değildi.
Kiminin anne-babası evladını bekliyordu. Kiminin çocuğu babasının yolunu gözlüyordu. Kiminin dostları, aynı masada yeniden buluşacaklarını sanıyordu.

Hiçbiri evine dönemedi.
Bir bavul eksik kaldı.
Bir sandalye boş kaldı.
Bir sofrada bir tabak daha hiç kullanılmadı.
Ve bazı annelerin-babaların gözyaşı otuz yılı aşkın süredir dinmedi. Bir şehir…
Belki tamamı değil ama büyük bir kısmı, insanın içine işleyen bu vahşeti neredeyse alkışlayarak izledi. İşte insanın aklının durduğu yer tam da burası.
Bir cinayet nasıl seyredilir? Bir insanın diri diri yakılması nasıl alkışlanır?
Ve daha da acısı…Aradan geçen yıllar boyunca mahkemeler kuruldu, cezalar verildi. Ama o sanıkların ağzından samimi bir pişmanlık cümlesi duyan olmadı.
Sonra zaman geçti; aflar, infaz düzenlemeleri, hukuki süreçler derken çoğu özgürlüğüne kavuştu. Bugün ise kaybettiğimiz canların isimleri her 2 Temmuz’da tek tek okunuyor. Onlar unutulmasın diye anmalar yapılıyor, yazılar yazılıyor, türküler söyleniyor. Peki ya diğerleri? Bu nefreti körükleyenler… Bu katliamı alkışlayanlar…
Sessiz kalarak ateşin büyümesine izin verenler…Onların isimleri neredeyse hiç konuşulmuyor. Aslında bu sessizlik bile başlı başına bir mesaj taşıyor. Ama anlayabilene…

Yine de bütün bu acılara rağmen intikamı değil, adaleti istemek zorundayız. Çünkü intikam yeni yangınlar çıkarır, adalet ise yaraları sarma ihtimali taşır. Madımak’ı unutmamak, sadece geçmişte yaşanan bir katliamı hatırlamak değildir. Bir daha hiçbir insanın inancı, düşüncesi, kimliği ya da yaşam biçimi nedeniyle hedef alınmaması için hafızayı diri tutmaktır. Barış, unutmak değildir. Barış, gerçeği bütün çıplaklığıyla kabul edip bir daha aynı karanlığın yaşanmaması için birlikte mücadele etmektir.

2 Temmuz’u anarken öfkemiz kadar vicdanımızı da diri tutmak zorundayız.
Çünkü bir ülke, ancak yanan insanların çığlıklarını gerçekten duyabildiği gün iyileşmeye başlar.