Güncel

Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları: 89 yıl sonra ortaya çıktı

1937-38 Dersim direnişinin öncülerinden Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildikten hemen sonra çekilmiş 6 adet orijinal fotoğrafı ortaya çıktı.

Abone Ol

Tarihçi Dr. Sedat Ulugana’nın ortaya çıkardığı fotoğraflar, ilk kez Stêrk TV’de yayınlandı.

Berlin Freie Üniversitesi’nde akademisyen olan Tarihçi Dr. Sedat Ulugana, 1937-38 Dersîm direnişinin öncüsü Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğraflarını ortaya çıkardı. İdamın tanıklarından olan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre, idam fotoğrafları bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından yakılmıştı: "İnfaz sırasında 'Macar Mustafa' lakaplı bir polis memuru, Seyit Rıza'nın sehpada asılı fotoğraflarını çekti. Çekilen fotoğraflar dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın yaverine verildi, o da bu fotoğrafları Mustafa Kemal Atatürk'e kahvaltı sırasında gösterdi. Atatürk fotoğrafları görünce büyük bir sinirle, 'Nedir bu rezalet? Herif Seyyit (peygamber sülalesinden), bu resimler bütün Kürtleri ayaklandırır.' diyerek fotoğrafların negatifleriyle birlikte yok edilmesini, yani yaktırılmasını emretti."

Ulugana’ya göre ise Atatürk’ün emrine rağmen negatiflerin tamamı toplatılıp yakılmadı. Buna da 1960 darbe anayasasını hazırlayanlardan biri olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun 1940’ların başında Dersîm’deki tanıklığını kanıt olarak gösteriyor. Velidedeoğlu anılarında, “Tunceli Halkevi”nde Dersîm idamlarının fotoğraflarını gördüğünü belirtir.

Seyit Rıza, oğlu ve diğer Dersîmli aşiret reislerinin 15 Kasım 1937’de Elazığ Buğday Meydanı'nda idamları; seksen küsur yıldır büyük ölçüde metinler üzerinden mahkeme fotoğrafları, dönem basını, tanık anlatıları ve sözlü rivayetler yoluyla hatırlanageldi. Bu olayın doğrudan görsel bir kaydı, yani infaz anının veya hemen sonrasının fotoğrafı, şimdiye kadar kamuoyunun önüne çıkarılmış değildi. Ulugana’nın elindeki fotoğraf grubu bu bakımdan istisnai bir konuma sahip: 6 ayrı "Real Photo Post Card" (RPPC) formatında basılmış, yani doğrudan fotoğrafik kâğıt üzerine banyo edilip kesilmiş fotoğraflar; dönemin "anı/hatıra fotoğrafçılığı" (souvenir photography) pratiğinin klasik ama bir o kadar da rahatsız edici bir örneğini oluşturuyor.

Fotoğraflarda ortak bir sahneleme dikkat çekiyor: 3 ayaklı, çapraz kesişen derme çatma kalın ahşap direklerden oluşan sehpalar; bu sehpalara asılmış, bol ve beyaz idam gömlekleri içindeki bedenler; arka planda düzenli sıralar halinde dizilmiş üniformalı jandarma/asker birlikleri ve daha uzak planda, meraklı ya da çaresiz bakışlarla olayı izleyen sivil halk kalabalığı. Kadrajların bir kısmında taş bir bina (muhtemelen hükümet konağı ya da askeri bina) cephesi, bir kısmında ise sıradan buğday pazarı dükkânları arka fon olarak yer alıyor. Bu da infazın tek bir meydanda değil, farklı noktalara dağıtılmış sehpalarda gerçekleştirildiğine işaret ediyor. Bu ayrıntı, ileride Çağlayangil tanıklığıyla karşılaştırıldığında özel bir anlam kazanıyor.

Görüntülerin kalitesi ve durumu da kendi başına bir belge niteliği taşıyor: Seyit Rıza, oğlu ve diğer bir aşiret reisinin yüzleri ve ayakları bilinçli bir şekilde koyu mürekkep ile kapatılmaya çalışılmış. Fotoğrafın bir tanesinin arkasında ise pembe bir boya/kalem çizgisi dikkat çekiyor. Ayrıca fiziksel aşınmalar fotoğrafların onlarca yıl özel koleksiyonlarda —muhtemelen askeri ya da yerel memur ve subay tanıkların ellerinde— dolaştığını, dolayısıyla "gölge belge" olarak varlık gösterdiklerini kanıtlıyor.

Fotoğrafların arka yüzlerinde yer alan el yazısı notlar, malzemenin kaynak değerini bir kat daha artırıyor: 6 kartpostaldan birinin arkasında yalnızca "Seyit Rızo" ismi okunabiliyor (Büyük olasılıkla kartın önündeki figürü teşhis etmek için sonradan düşülmüş bir not). Bir diğerinde "Ali Mirzaoğlu", bir diğerinde ise "Hasso Seydo" yazılı; geri kalan kartların arka yüzü ya tamamen boş bırakılmış ya da nem ve leke nedeniyle büyük ölçüde okunaksız hale gelmiş. Kartların standart "Post Card / Carte Postale" baskılı arka yüzeye sahip olması, bunların muhtemelen yerel bir stüdyo veya seyyar fotoğrafçı tarafından çoğaltıldığını gösteriyor. Bu da bizi, aşağıda ayrıntılandıracağımız "devlet şiddetinin metalaşması" sorununa götürüyor. Bu notlar; fotoğrafı çeken, bastıran ya da elinde bulunduran kişi veya kişilerin idam edilenleri tek tek teşhis etme, adlarını kayıt altına alma ihtiyacı duyduğunu gösteriyor. Bir yönüyle adliye kayıtlarının resmiyetinden bağımsız, âdeta paralel bir "teşhis kataloğu" oluşturma çabası... Bu çabanın kimin tarafından ve hangi saikle yapıldığı bugün için bilinmiyor.

İdam edilen 7 kişinin kimlikleri şöyle:

Seyit Rıza

Resik Hüseyin (Seyit Rıza'nın oğlu)

Seyit Hüseyin (Kureyşan-Seyhan aşiret reisi)

Fındık Ağa (Yusufanlı Kamer Ağa'nın oğlu)

Hasan Ağa (Demenan aşiret reisi Cebrail Ağa'nın oğlu)

Hasan (Kureyşanlardan Ulkiye'nin oğlu)

Ali Ağa (Mirza Ali'nin oğlu)

Kartpostal arkasındaki "Ali Mirzaoğlu" ifadesi, bu listedeki "Ali Ağa (Mirza Ali'nin oğlu)" ile dikkat çekici biçimde örtüşüyor; zira "Mirzaoğlu", "Mirza Ali'nin oğlu" tamlamasının sadeleştirilmiş, âdeta soyadlaştırılmış bir söyleyişi olabilir. Dönemin yerel kullanımında baba adının doğrudan "-oğlu" ekiyle bir kimlik etiketine dönüştürülmesi (tıpkı 1934 Soyadı Kanunu sonrası pratiklerde görüldüğü gibi) sık rastlanan bir yöntemdi; fotoğrafın arkasına düşülen bu not, muhtemelen resmi kayıtlarda henüz sabitlenmemiş bir soyadını, yerel/sözlü adlandırma yoluyla ikame ediyor. "Hasso Seydo" ifadesi ise daha katmanlı bir okuma gerektiriyor. Kürtçede "Hasso", Hasan adının hece düşmesiyle oluşan yaygın bir söyleyiş biçimidir; "Seydo" ise hem "Seyit/Seyyid" unvanının hem de bir kişi adının (baba adı ya da aşiret/soy göstereni olarak) kısaltılmış hâli olabilir. Bu durumda "Hasso Seydo" ifadesi iki farklı biçimde okunabilir: "Seydo'nun oğlu Hasso", yani listedeki iki Hasan'dan birinin —belki de Kureyşanlardan Ulkiye'nin oğlu olan Hasan'ın— yerel/sözlü adlandırması ya da Demenan aşiret reisi Cebrail Ağa'nın oğlu Hasan Ağa'ya işaret etme olasılığı da göz ardı edilemez.

Bu eşleştirmeleri kesin bir teşhis olarak değil, ileride arşiv karşılaştırmasıyla (özellikle Elazığ Askeri Mahkemesi'nin idam ilamlarındaki tam isim kayıtlarıyla) doğrulanması daha doğru olur. Yine de fotoğrafların arkasına düşülen bu isimlerin —resmi belgelerde sıkça "şaki", "âsi" ya da yalnızca soyut bir sayı ("72 sanık", "7 ölüm cezası") olarak geçen kişileri yeniden özneleştirmesi bakımından— tarihyazımı açısından kıymetli bir müdahale olduğunu vurgulamak gerekir.

ÇAĞLAYANGİL TANIKLIĞININ FOTOĞRAFLARLA KESİŞİMİ

İhsan Sabri Çağlayangil'in Anılarım adlı eserinde aktardığı süreç (İstanbul, Yılmaz Yayınları, 1990, s. 46-55), fotoğraflardaki sahneyi anlamlandırmak için neredeyse vazgeçilmez bir çerçeve sunuyor. Çünkü bu anlatı; infazın "kim tarafından, hangi teknik ayrıntılarla ve hangi aceleyle" düzenlendiğini bizzat organizasyonun içindeki yüksek mertebeli (Ankara’dan gelen) bir görevlinin ağzından aktarıyor. Çağlayangil'in anlatımına göre idam kararının hızlandırılmasının tek nedeni, Atatürk'ün “Doğu gezisi” kapsamında Singeç Köprüsü açılışı için bölgeye gelecek olmasıydı. Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer'in "beyaz donlu altı bin doğulu"nun Atatürk'ün karşısına çıkıp Seyit Rıza için af talep etmesinden duyduğu endişe, mahkeme sürecinin adli değil idari-politik bir takvime bağlanmasına yol açmıştı.

Bu bağlamda özellikle hâkimin teknik itirazlarının (Cumartesi tatili, "elektrikler kesiliyor", "seyirci yok") Emniyet Müdürü tarafından tek tek "çare" bulunarak aşılmasıdır: Otomobil farlarıyla meydanın aydınlatılması, Halkevi'nden getirilen lüks lambalarla ek ışık sağlanması ve seyirci topluluğunun bizzat organize edilerek getirilmesi… Ulugana’nın elindeki fotoğraflarda görülen arka planda düzenli sıralar hâlinde dizilmiş asker/jandarma birlikleri ile bir miktar geride ama kadraja dahil edilecek şekilde konumlandırılmış sivil kalabalık, tam olarak bu "planlı seyirci" talimatının görsel karşılığı gibi duruyor. Bir idamın kamusal caydırıcılık işlevi görebilmesi için görülür olması gerekiyordu; fotoğraflardaki sahneleme, bu görülürlüğün tesadüfi değil, bizzat yönetilen bir sahne olduğunu düşündürüyor.

Aynı şekilde ceza infaz kanununun "her asılanın ayrı bir yerde asılması ve asılanların birbirini görmemesi" hükmüne uyulmaya çalışıldığına dair Çağlayangil'in aktardığı ayrıntı ("Her meydana dört sehpa kurduk") da elimizdeki altı kartpostalın farklı arka planlarla (bir tanesinde taş bina cephesi, bir diğerinde alçak çarşı dükkânları, bir başkasında daha açık bir sokak dokusu) kaydedilmiş olmasıyla neredeyse örtüşse de toplu fotoğrafta üç darağacı yan yana görünüyor.

Çağlayangil'in anlatısındaki bir diğer çarpıcı ayrıntı; Seyit Rıza'nın sehpaları görünce "Asacaksınız" deyip Çağlayangil'e "Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin?" diye sorması, son sözü olarak "40 liram ve saatim var, oğluma verirsiniz" demesi ve infaz öncesi meydana "Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir" diye seslenmesi, fotoğraflarda görülemeyen ama görüntünün "öncesini" dolduran bir sözlü direniş anını temsil ediyor. Fotoğraf, bu sahnenin ancak sonucunu, yani bedenin sehpada asılı kaldığı ânı gösterebiliyor; oysa metin, bu bedenin daha birkaç dakika önce dik durduğu, konuştuğu, meydan okuduğu ânı bize aktarıyor. Görsel ve yazılı kaynağın bu tamamlayıcılığı, tek başına fotoğrafın ya da tek başına metnin veremeyeceği bir bütünlüğü ortaya çıkarıyor.

Çağlayangil'in anlatmadığı ama olayın hukuki-ahlaki çarpıklığını gözler önüne seren bir ayrıntı da yaş manipülasyonudur: 18 yaşından küçükler ile 65 yaşından büyükler hakkında ölüm cezası infaz edilmemesi gerekirken, 74 yaşındaki Seyit Rıza'nın yaşı küçültülerek, 16 yaşındaki oğlu Resik Hüseyin'in ise yaşı büyültülerek idam edilmeleri sağlanmıştı. Bu ayrıntı, Tan gazetesi haberiyle de örtüşüyor. Gazete; yargılananların çoğunun aslında 75 yaş ve üzerinde olduğunu, hatta Haydaran aşiretinden Kamer Ağa'nın 96 yaşında olduğunu ama yaşlarının bilerek yüksek gösterildiğini yazmıştı. Yani yaşla oynama, hem cezayı infaz edilebilir kılmak hem de mağduriyeti gizlemek için çift yönlü işletilen bir mekanizmaydı.

BASINDAKİ ÇELİŞKİLİ ZAMANLAMA

1937 yılı ulusal basınının (Son Telgraf, Tan, Akşam) idam tarihine dair birbiriyle çelişen haberleri, bu görsel malzemeyle birlikte okunduğunda ayrı bir anlam kazanıyor. Tan gazetesi 12 Kasım 1937'de "Dersîm şakileri hakkında adaletin katî hükmü... birkaç gün sonra... okunacaktır" diyerek kararın 15 Kasım Pazartesi günü açıklanacağını yazmıştı. Oysa Son Telgraf, tam da 15 Kasım sabahı "Dersîmli asiler Elaziz'de asıldılar" manşetiyle çıkmış ve idamların "bu sabah şafakla beraber" infaz edildiğini duyurmuştu. Bu iki haber yan yana konduğunda ortaya çıkan tablo korkunç bir mahiyet taşıyor: Karar, ilan edilen tarihte henüz açıklanmamışken, infaz zaten gerçekleşmiş olmalıydı. Akşam gazetesinin de aynı gün, aynı bilgiyle çıkması, bu iki-üç gazetenin idarenin iç bilgi akışına Tan'dan daha yakın olduğunu düşündürüyor.

Nitekim Çağlayangil'in anlatımı bu çelişkiyi açıklığa kavuşturuyor. Mahkeme kararı, Pazartesi gecesinin bitimine, yani "00.24'ten itibaren" başlayan bir oturumda alınmış, infazlar da aynı gece —14 Kasım'ı 15 Kasım'a bağlayan gece— gerçekleştirilmişti. Yani gazetelerin "15 Kasım sabahı" ifadesi teknik olarak doğruydu; 1937 Türkiyesi'nde gece yarısından sonra yapılan bir idamın aynı gün gazetelere yetişmiş olması da ayrıca dikkat çekicidir. Bu, haberin infazdan önce hazırlanmış, âdeta "önceden yazılmış" olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Bu zamanlama bilmecesinin arkasında yatan asıl neden, bahsedildiği gibi üçüncü belgede ayrıntılı biçimde ortaya konduğu gibi, Atatürk'ün "Doğu gezisi" takvimidir. Gazeteler, Atatürk'ün 12 Kasım'da Sivas'ta, 13 Kasım'da Malatya'da olduğunu yazmışken, tren güzergâhının doğal sonucu olması gereken "14 Kasım'da Elazığ" bilgisini vermemiş, doğrudan "16 Kasım'da Diyarbakır, 17 Kasım'da Elazığ" bilgisine atlamışlardı. Bu bilgi boşluğunu dolduran tek kaynak, dönemin Elazığlı gazetecisi Mehmet Topal'ın sonradan yazdığı Atatürk Elazığ'da adlı kitaptaki notlardı: Topal, Atatürk'ün aslında 14 Kasım 1937 Cuma günü —yani idamlardan bir gün önce— Elazığ'da olduğunu kaydediyordu. Bu bilgi doğruysa idamların; tam da Atatürk'ün kentte bulunduğu ya da kentten ayrılmak üzere olduğu saatlerde, mahkeme sürecinin "kapatılması" ihtiyacıyla hızlandırılarak gerçekleştirildiği anlaşılıyor.

HAFIZANIN GÖRSELLERİ VE TARİHÇİNİN NOTU

Ulugana’nın son olarak fotoğraflara dair gözlemi ise şöyle: “89 yıl önce Seyit Rıza, oğlu ve beş Dersîmli önderi idam ettiler. Fotoğrafları ortadan kaldırarak hafızaya dair bir görsel bırakmak istemediler. 89 yıl sonra hafızanın görselleri ayyuka çıktı. Hukuksuz bir infazın rövanşı alındı. Darağacında ayakkabılar düşer bazen. İnsan idam edilince ve bedeninden ağırlık çekince, beden gevşeyince önce ayakkabı gider. Kimse bunu planlamaz. Kimse bunu hatırlamaz. Ama fotoğrafta kalır. Dersîm kadınlarının kış gecelerinde ördüğü o nakışlı yün çoraplar; kırmızısı, sarısı, geometrik bordürü ile bir annenin, bir eşin, bir kız kardeşin elleriyle dokunmuştu o ayaklara. Belki geçen kış... Belki daha önceki kış... Soğuk geçer diye, yol uzun olur diye… O eller o ayakların bir darağacında sallanacağını bilmiyordu oysa. İdam fotoğrafları çoğunlukla yüzleri yakalar ya da yüzlerin olmadığı yeri... Ama bu fotoğraflarda gözler aşağıya kayıyor: Ayaklara... Düşmüş bir ayakkabıya. Ve içinde kalan nakışlı çoraplara… Nakış hâlâ duruyor. Ruh bedenden çekilmiş, isim silinmiş, yüz kazınmış ama o çorap duruyor; Dersîm'in rengini taşıyarak, onu dokuyan elin sıcaklığını taşıyarak. Biz tarihçiler belgeleri okuruz; ama bazen belge bir çoraptır. Ve o çorap, hiçbir arşivin söyleyemeyeceği şeyi söyler: Burada bir insan vardı. Sevilmişti. Üşümesinden korkulmuştu.”