Demokratik kamuoyunda sürecin yavaş ilerlediği yönünde tartışmalar gündemdeki yerini koruyor. AKP’nin kurucularından ve önceki dönemlerde Kültür ile Eğitim Bakanlığı görevlerini yürüten Hüseyin Çelik, sürece dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Çelik, Kürt meselesinin kökten çözümü için bir demokratikleşme perspektifinin olması gerektiğini vurgulayarak, Türkiye’deki çoğulcu yapının anayasal bir güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirtti. Bunun da cumhuriyetin demokratikleşmesiyle mümkün olabileceğini söyleyen Çelik, gelinen aşamada sürecin yavaş yürütüldüğü eleştirisinde bulundu.
Kürt meselesinin çözümüne dair bir süreç yürüyor. Geldiği aşama itibariyle yasal düzenlemelere dair adımların atılması yönünde beklentiler var. Kürt meselesinin çözümü derken ne anlamalıyız?
Meselenin köküne inmek ve kökten çözmek hepimizin arzu ettiği bir şeydir. Hepimizin arzu ettiği ve toplumun büyük kısmının beklentisi bence bu olmalıdır. Biz saltanatı sona erdirdik. Cumhuriyete geçtik. Fakat maalesef cumhuriyetimizi bir türlü demokratik yapamadık. AK Parti kurulurken ki ben onun programını yazanlardan biriyim, sonuç bölümünde şöyle bir cümle var: ‘Cumhuriyetimiz binlerce yıllık tarihimiz içerisindeki en büyük kazanımlarımızdan birisidir. Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak varlık sebebimizdir.’ Bu hakikaten önemli bir hedefti. Çünkü cumhuriyet kurulduktan sonra farklılıkları yok saymayı tercih etti. Daha doğrusu böyle bir tutum tercih edilmiştir. Bütün özgürlükler güvenlikçi politikalara feda edilmiştir. AK Parti’yi kurarken, ‘Eski Türkiye olmayacak’ sloganıyla ortaya çıktık.
Kastettiğiniz eski Türkiye nasıldı ve sizin farkınız ne olacaktı?
Eski Türkiye'de ötekine saygı yoktur. Maalesef ırkçılık her yerde ve her taraftaydı. Ülkeyi oluşturan bütün renkleri tek renk olarak görme veya tek renge dönüştürmek gibi çok zorlayıcı ve insani olmayan bir tutum vardı. Ama AK Parti, bunu değiştireceğini söyledi. Sayın Erdoğan'ın Diyarbakır'da ‘Kürt meselesi vardır ve bu benim de meselemdir’ şeklindeki ifadesi, o zaman derin devlet katmanlarına çok olumsuz yansıdı ve buna karşı çok ciddi rahatsızlıklar ortaya kondu. Bu refleks sahipleri, AK Parti'nin kapatılmasına kadar meseleyi götürdü. 2008'de biliyorsunuz gazete küpürlerinden oluşan bir iddianame hazırlanarak, AK Parti kapatılmaya çalışıldı. AK Parti’nin ilk 10-11 yılında demokratik cumhuriyeti oluşturma çabası vardı. Bir hukuk devleti olma, tam demokrasiye geçme çabası. Avrupa Birliği ile üyelik prosedürü yürüyordu. ‘İşkenceye sıfır tolerans’ deniyor vs.
Ama 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra ittifaklar da değişince, iktidar eski Türkiye kodlarına dönmeye başladı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve ondan önce meydana gelen bazı gelişmelerden sonra bugün de maalesef otokratik, totaliter bir cumhuriyete hızla yelken açmış gidiyoruz. Böyle bir durumda Kürt meselesinin çözülmesinin gündeme gelmesini, çok değerli buluyoruz. Ama açık söyleyeyim, olup bitenler Kürt meselesinin çözümüne yönelik bir sürece işaret etmiyor. Bu daha çok ‘terör’ meselesini sona erdirmeye yönelik bir süreçtir.
Neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?
Kürt meselesinin çözülmesi için Türkiye'nin gerçek manada bir hukuk devleti olması lazım. Türkiye'nin gerçek manada bir demokrasisi olması lazım. İnsan hak ve özgürlüklerin, basın hürriyetinin gerçek manada yaşandığı, ötekileştirmenin olmadığı bir ülke olması lazım. Daha da önemlisi insanların adaletin tadına varması lazım. Böyle bir Türkiye olursa Kürt meselesi kendiliğinden çözülür. PKK meselesini Abdullah Öcalan ve Kandil ile görüşerek, belki silahları susturabilir ve palyatif tedbirler üretebilirsiniz. Geçici vadede her şey süt limanmış gibi görülebilir ama ben bunu çim biçmeye benzetiyorum. Çimi biçersiniz, mevsim müsaitse, su da varsa, şartlar oluşursa o yeniden yeşermeye devam eder. Bakın PKK yokken de Kürt meselesi vardı. Abdullah Öcalan yokken de Kürt meselesi vardı. Dêrsim meselesinin olduğu dönemde bunların hiçbirisi yoktu mesela. Netice itibariyle bu dediklerimin yapılması da mevcut iktidarın acaba işine gelir mi?
Peki bu durumu sadece iktidarın yaklaşımı olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Tabii ki. Bakın, olanla olması gerekeni birbirinden ayıralım. Olması gereken, bu meselenin kök sorunlarına inerek çözülmesidir. Ama mevcut olan, meseleyi ‘terör’ meselesine indirgemektir. ‘Terör’ meselesine eğer sebep olarak bakarsanız yanılırsınız. Bu bir sonuçtur. AK Parti kurulduğu zaman programında Kürt meselesine şöyle bir teşhis koymuş, çözümü de önermişti: ‘Terörün sonuç olduğunu unutan her yaklaşım, sadece baskı ile çözüm üretmeye yönelir. Oysa bu terörü daha çok güçlendirir. Bu nedenle terörü sona erdirmenin yolu, temel hak ve hürriyetlere saygılı bir devlet yaklaşımı ile ekonomik kalkınmayı ve güvenliği aynı bütünün parçaları olarak ele almaktan geçer. Bürokratik otoriter devlet anlayışına yaslanan çözümler, sadece asayiş mantığına dayandığı için uzun vadede sorunları daha da derinleştirmektedir. Buna karşılık demokratik devlet anlayışı çerçevesindeki yaklaşımlar, ilk anda endişeyle karşılansa da uzun vadede milletimizin birlik ve bütünlüğünü pekiştiren sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle bölgedeki sorunlar aynen kalacak demektir. Sadece ekonomik kalkınma politikaları ile tam bir çözüme kavuşturulamayacağı gerçeği yanında bütün bunların üstünde kültürel farklılıkları demokratik hukuk devleti ilkesi çerçevesinde tanıyan yaklaşımların etkili olması gerektiği anlayışına ulaşılması sorunun çözümünde önemli bir adımdır.’
Bu yaptığım alıntı Ak Parti’nin programındaki 'Doğu Ve Güneydoğu' başlıklı bölümden alınmadır. Merak edenler partinin web sitesine girip daha detaylı bakabilir. Şimdi soruyorum, uzun vadede sorunlar derinleşti mi? Evet derinleşti. Çünkü tam da burada ifade edildiği gibi meseleye bürokratik otoriter devlet anlayışı ile yaklaşıldı.
AK Parti madem ki daha 2001’de Kürt meselesinin teşhisini koymuş ve tedavisini de önermiş, o zaman bürokratik otoriter devlet yaklaşımını bırakacaksınız. Demokratik, demokratik hukuk devleti anlayışını devreye sokacaksınız. Bu işi o zaman halledebilirsiniz.
Bürokratik otoriter devlet anlayışı karşısında gerçek bir çözüm için nasıl bir yaklaşım olmalıdır?
Bugün çözüm süreci diyoruz görüntüde, demokratik devlet anlayışını faaliyete geçirmeye çalışıyoruz. En azından böyle bir niyet var. Ben de endişelerim olsa da bu süreci alkışladım ve bu süreç başlarken, birinci çözüm sürecinin her zerresinde bulunan biri olarak desteklediğimi açıkladım. İyimserim ama ihtiyatlı ve kaygılı bir iyimserlik içerisindeyim. Çünkü daha önce sütten ağzım yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyorum. Kültürel farklılıkları, demokratik hukuk devleti ilkesi çerçevesinde tanıyan yaklaşımlar olması lazım.
AK Parti madem ki daha 2001’de Kürt meselesinin teşhisini koymuş ve tedavisini de önermiş, o zaman bürokratik otoriter devlet yaklaşımını bırakacaksınız. Demokratik devlet, demokratik hukuk devleti anlayışını devreye sokacaksınız. Kültürel farklılıkları tanıyacaksınız. Güvenlik ve özgürlük dengesini koruyacaksanız bu işi o zaman halledebilirsiniz.
Süreç bağlamında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre şu an nasıl bir aşamada?
Meclis’te bir komisyon kurulmasını çok önemli buluyorum. Komisyon raporunu beğenmemekle birlikte böyle bir komisyon raporunun yayınlanması, bir yol haritasının belirlenmiş olmasını da çok değerli buluyorum. Abdullah Öcalan'ın 'evet' demesi, Kandil'in 'evet' demesi, silahlı unsurların sembolik de olsa bir niyet beyanı olarak silah yakmasını da çok değerli buluyorum. Ancak geldiğimiz noktada ben sürecin çok yavaş yürüdüğünü, karınca yürüyüşüyle devam ettiğine inanıyorum. Hayırlı işlerde acele etmek lazım. Çünkü birileri işin içerisine fitne sokabilir ve bu iş allak bullak olur.
Herkes hukuk önünde eşittir. Herkes anayasal vatandaşlık bağıyla devletine bağlıysa hür ve çok saygın bir vatandaştır. Herkesin anadili annesinin sütü kadar helaldir ve meşrudur. Herkes anadilini konuşabilmeli, herkes anadiliyle müzik yapabilmeli, yayın yapabilmeli, bununla ilgili eğitim alabilmeli. Medeni ülkeler bu işi nasıl yapıyor? Demokratik hukuk devleti olan ülkeler bunu nasıl yapıyor? Biz de bunu böyle yapabiliriz. Bu ülkedeki gayrimemnun olan insanları, memnun insanlar haline getirirsek hepimiz huzurlu oluruz. Aksi takdirde bu huzursuzluk, bu kaos, bu kavga farklı isimler altında şekil değiştirerek devam eder.
AKP’nin kuruluş programında Kürt meselesi ile ilgili teşhisi ve çözümü koyduğunu söylediniz. Ama sizin deyiminizle ilk 10 yıldan sonra makası değiştirdi ve eski Türkiye kodlarına geriş dönüş yaşandı. Ne oldu da bu değişikliğe gidildi size göre?
Özellikle, Gezi olayları, 17-25 Aralık'ta olanlar, 15 Temmuz'da yaşananlarla birlikte Sayın Erdoğan maalesef makas değiştirdi ve eski Türkiye'nin reflekslerini, eski Türkiye'nin anlayışını yeniden hakim kılmaya başladı. Bu doğru değildi. 2010'da bir referandum yapıldı. Burada muhalefetin de kendini sorgulaması lazım, özellikle ana muhalefet partisinin. O referandumda 26 maddelik bir anayasa değişikliği yapıldı. Yargı ile ilgili olarak HSK'nin vs. oluşması ile ilgili olarak AK Parti'nin Meclis'ten geçirdiği teklifte şu vardı; her yargı üyesi, her hakim, her savcı birisine oy verecekti. Böylelikle çoğulcu, tekçi olmayan, tek bir grubun hakimiyetine dayanmayan bir yargı yönetimi, bir yargı üst yapısı ortaya çıkacaktı. O zaman YARSAV, tabii yargıda çok güçlü olduğunu düşündüğü için ‘nasılsa bizim lehimize, bizim listemiz geçer’ şeklinde bir yaklaşım sergiledi ve CHP’yi de onlar manipüle etti. CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gitti. Anayasa Mahkemesi doğru olana müdahale etti. Seçimde bir liste kazandı. O zaman Gülenci grubun da içerisinde bulunduğu hükümete yakın olan grupların oluşturduğu bir liste ortaya çıktı. Bu grup, hükümetten de güç alarak yargıda yeniden maalesef hoş olmayan, bağımsız ve tarafsız yargının ruhuna aykırı bir tutum içerisine girdi.
Peki eskiden yargının tarafsız ve bağımsız olduğunu düşünüyor muydunuz?
Yargı Türkiye'de hiçbir zaman tarafsız ve bağımsız olmadı. Eskiden militan Kemalist bir yargı vardı. Yeni yargı, hükümeti de arkasına alarak bu sefer karşı tarafa yüklenmeye başladı. Eğer adaletin ruhu, bağımsızlığı, tarafsızlığı bozulursa, o memlekette hiçbir şey doğru olmaz.
Sayın Erdoğan isterse kesinlikle Kürt meselesi çözülür. Rahatlıkla çözüm üretebileceğimiz bir dönemdeyiz. Ama hükümetin meseleyi böyle uzun zamana yayması, bu işi aheste aheste götürmesini doğru bulmuyorum.
Sizce süreç neden yavaş ilerliyor?
Sayın Erdoğan şu anda gücünün zirvesindedir. İsterse, iradesini ortaya koyarsa kesinlikle Kürt meselesi çözülür. Birinci çözüm sürecinde, CHP'den MHP'ye kadar bütün muhalefet AK Parti karşısında bir cephe oluşturdu. Ama bugün iyi olan taraf şu; buna en çok karşı olan Sayın Devlet Bahçeli, bugün ‘kurucu önder’ diyor, ‘bu iş çözülmeli’ diyor. Niyetini okumuyorum, hangi niyetle derse desin bir kere bu işe en çok karşı olan kişi olarak bu süreci başlatan kimse olmasını, meselenin çözümü için büyük bir şans olarak görüyorum. Ana muhalefet partisi de bir karşı duruş sergilemiyor. CHP, ulusalcı ve Kemalist refleksleri baskın olan bir siyasal partidir. Ancak bu meselede eski tutumundan vazgeçmiş görünüyor. Bu açıdan en rahatlıkla çözüm üretebileceğimiz bir dönemdeyiz. Ama hükümetin meseleyi böyle uzun zamana yayması, bu işi aheste aheste götürmesini ben çok doğru bulmuyorum.
Bakın, daha önce Doğu ve Güneydoğu'da DDKD, DHKD vardı, Rızgarî vardı, Ala Rizgarî, Kava vardı. Vardı da vardı… Onlar yok oldu. Arkadan PKK geldi. PKK biter, arkasından korkarım ki başkası gelir. Bunun çaresi, Türkiye'de hukuk devleti ve kamil bir demokrasinin tesis edilmesidir.
Birinci “çözüm” sürecinde AKP Sözcüsüydünüz. Sürecin her aşamasında yer aldığınızı da söylediniz. O dönemin dinamikleri ile şimdiki sürecin dinamiklerini ele aldığınızda nasıl farklılıklar var? İktidarın bugünkü tutum ve perspektifle Kürt sorununu çözemeyeceğini belirttiniz. Bunu sürecin yavaş götürülmesine mi bağlıyorsunuz yoksa başka referanslarınız mı var?
Birinci çözüm sürecinde, Türkiye'yi bir hukuk devleti, gerçek bir demokrasi yapmaya çalışan, laikliği olması gerektiği yere oturtmaya çalışan, çoğulculuğa önem veren, bir Avrupa Birliği perspektifi olan, özgürlükleri kesinlikle asayişçi ve güvenlikçi politikalara feda etmeyen bir iktidar vardı. Bu iktidar, Türkiye'nin bu can alıcı meselesini çözmek istiyordu. Fakat karşısında statükocu ve vesayetçi güçler, büyük çapta Avrupa Birliği meselesine, çoğulculuğa karşı olan, Kemalist Cumhuriyet'in reflekslerini ortaya koyan ekipler vardı. O zaman ulusalcılar da milliyetçiler de çözüm sürecine karşıydı. Fakat bugün onların hepsi aynı potada birleşmiş durumda. Ama bugünkü iktidar, çok ciddi bir Avrupa Birliği perspektifi olan, hedefi olan bir iktidar değil. Türkiye'de hukuk devletiyle ilgili çok ciddi sıkıntılar, sakatlıklar var. Bunu kendisine çok da dert yapmayan bir iktidar var. Türkiye kağıt üzerinde demokratik bir devlettir. Avrupa Parlamentosu’nun son olarak yayımladığı çok geniş bir raporu var. Türkiye masaya yatırılmış ve Türkiye ile ilgili ne yazık ki hiç de hoş olmayan ifadeler kullanılmış. Bir çeyrek asır sonra bu noktaya gelmemeliydik.
AP’nin raporu çokça gündemde oldu. Raporda, Türkiye’ye, hukuk devleti, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü ve temel haklar alanındaki eksiklikleri gidermesi çağrısı yapıldı. Süreçle ilgili de oyalayıcı olduğu ve bunun süreci daha kırılgan hale getirdiğine yer verilmişti. Bu rapor ne anlama gelir Türkiye açısından?
Mevlana'nın, ‘İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur’ diye bir sözü var. O ülkeler dost mudur, düşman mıdır, o ayrı bir konu. Ben meseleye dost-düşman ikilemi üzerinden bakmıyorum. Dost yüzünüze ayna tutandır. Eğer aynadaki görüntünüz iyi değilse, ayna ve aynayı tutana kızmak yerine görüntünüzü düzeltmeniz gerekir. Bu rapor bu anlama geliyor.
Hukuk, demokrasi, bireysel özgürlükler, yasaklar, yolsuzluklar, basın hürriyeti, şeffaflık, hesap verebilirlik vb. karnemiz kırıklarla dolu olduğu için bu anlayış Kürt meselesini çözemez, kalıcılığı olmasa da terör meselesini çözebilir diyorum. Çünkü Kürt meselesinin çözülmesi için gerçek bir hukuk devleti ve demokrasi olması lazım. Dikkat ederseniz başından beri bunu ısrarla vurguluyor ve tekrar ediyorum. İktidar, ‘Bir medeni ülke, demokratik ülke, hukuk devleti olan ülke nasıl olacaksa benim ülkem de öyle olacak’ diyebilmeli ve bu iradeyi ortaya koyabilmeli.
'2 trilyon dolar teröre harcandı' deniliyor. Bunları ekonomiye harcasaydık Türkiye farklı bir yerde olurdu. Birbirimizi hırpalamanın anlamı yok. Bunun için de kardeşlik hukuku gerekir. Tek tipçiliği dayatarak Kürt meselesini çözemezsiniz.
*Peki bu irade ortaya konulmuyorsa o zaman ne yapmalı? Türkiye’de zaten gerçek anlamda bir demokrasi ya da hukuk devleti anlayışı olsaydı, o zaman Kürt meselesi diye bir mesele olmayabilirdi. Ya da ülkede bir demokrasi sorunu olmazdı. Bu bakımdan şu anda yürütülen bu süreç zorlukları, handikapları olmakla beraber Türkiye’nin demokratikleşmesi için ya da sorunun çözümü için bir basamak ya da ön açan bir adım olamaz mı?
Tabii ki bir adım olabilir. Yani bir şeyi büsbütün elde edemezseniz onu büsbütün terk etmek de doğru değil. ‘Nasılsa Türkiye demokratikleşemiyor, o zaman PKK silah bırakmasın, çatışma devam etsin’ diyenlerden değilim. Bir tek insanın bir damla kanının akmasını isteyen normal insan olamaz. Cumhurbaşkanı yardımcısı '2 trilyon dolar teröre harcandı' diyor. Eğer biz bunları ekonomiye harcasaydık, ülkemizin kalkınmasına harcasaydık, sağlığa, eğitime, sosyal güvenliğe harcasaydık, Türkiye farklı bir yerde olurdu. O zaman aklımızı başımıza alacağız, şapkayı önümüze koyup aklıselimle meseleleri ele alacağız. Duygularımızı aklımızın önüne geçirirsek hiç bir meseleyi çözemeyiz. Tabii ki duygusuz olmayacağız ama yola aklın rehberliği ile devam etmek zorundayız.
Oturup diyeceğiz ki, kardeşim Tony Blair nasıl bu işi çözdüyse biz de öyle çözeceğiz. Tony Blair, ‘Oy kaybıma da yol açsa, siyasi geleceğime de mal olsa, bu işi çözme iradesi ortaya koyuyorum’ dedi. Sinn Fein lideri Gerry Adams ile oturdu. Elbette bu çok kolay olmadı ama IRA meselesi, bir 100 yıllık meseleydi ve bitti. Bunun için birbirimizi hırpalamanın anlamı yok. Bunun için de kardeşlik hukuku gerekir. Tek tipçiliği dayatarak, hukuk devleti olmadan, yargı bağımsız olmadan Kürt meselesini çözemezsiniz.
Çatışmasızlık döneminde süreci başarıya götürmek için sadece iktidarın değil muhalefetinde daha etkili olması gerekmiyor mu?
Şu anda iktidar, MHP ile bir koalisyon yürütüyor. Bunlarla olmaz değil. Bugün eğer Türkiye’nin her meselesiyle iktidar ilgileniyorsa, bu konuyla da birinci derecede elbette iktidar ilgilenecek. Muhalefet de elini taşın altına koyacak. Ancak süreç yönetimi, işin tabiatı gereği hükümetin sorumluluğundadır. Cumhuriyet Halk Partisi, ülkenin üçte birinden fazlasının oyunu alıyor. Her gün dayak attığın kişiyle müzakere yapamazsınız. Muhalefete, özellikle CHP’ye karşı iktidarın yargı üzerinden olan tutumunu da tasvip etmiyorum. Orada hırsızlık ve yolsuzluk yoktur iddiasında değilim. Ama hukuk devleti herkese, her partiye eşit yaklaşır.
CHP’ye dönük “mutlak butlan” kararında politik bir istismar var mı? Bu hamlenin sürece etkisinin olacağını düşünüyor musunuz?
Sürece olumsuz etkisi tabi ki olur. CHP'nin komisyon raporuna baktığımızda, daha çok kendisine atılan dayaklardan söz ediyor. Her gün dayak attığınız kişiye, ‘gel oturup müzakere yapalım ‘dediğiniz zaman sizi samimi bulmazlar. Mutlak butlan meselesine gelince, Anayasanın 79. maddesi bellidir. Siyasi partilerin genel kurulları ile ilgili, kongreleri ile ilgili veya kurultaylar ile ilgili yetkili merci seçim kurulları ve Yüksek Seçim Kurulu’dur. Siz 3,5 yıl önce yapılmış olan bir kurultayı, Asliye Hukuk Mahkemesi'ne götürüyorsunuz ve böyle bir karar veriyorsunuz.
Bu ne anlama gelir, neyin önünü açar?
Bundan sonra hiçbir siyasi parti istediği gibi yola devam edemeyecek anlamına gelir. Bir Asliye Hukuk Mahkemesi kararı sizi felç edebilir. CHP haklı mıydı, haksız mıydı? Ekrem İmamoğlu'yla Özgür Özel bazı hileler, hurdalar yaptılar mı? İşin içinde para pul döndü mü? Ben meselenin bu tarafında değilim. Bakın usul esastan önce gelir. Yanlış bir usulle sağlam bir esasa varamazsınız. Anayasa Mahkemesi'nin yetkisinde olan bir meseleyi tutup da bir Asliye Hukuk Mahkemesi’ne verirseniz, kusura bakmayın bu Türkiye'de bir alışkanlık haline gelir ve Türkiye'deki siyasi hayat bundan ciddi anlamda olumsuz etkilenir.
‘İç cepheyi güçlendirelim’ diyorlar ya, ben o cephe kelimesini eskiden beri reddediyorum. İç bünyeyi güçlendireceğiz. Cephe bir savaş terimidir. Cephe kelimesi Türkiye'de ne zaman gündeme gelmişse, Türkiye bundan kaybetmiştir. Türkiye'nin bağışıklık sistemini güçlendireceğiz. Türkiye'nin bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu, ona buna dayak atmak değil. Gayrimemnunu memnun hale getirmektir. Cumhuriyet kurulurken gayrimüslimler, Aleviler, Kürtler, mütedeyyin, dindar insanlar ötekileştirilmiş. AK Parti hükümeti döneminde başta başörtü meselesi olmak üzere dindar insanlar üzerindeki baskı büyük çapta kalktı. Bu sefer biz şimdi Laik, Kemalist, CHP ve CHP'nin uzantılarını bunun içine koyduk. İlle de birini ötekileştirerek ülkeyi kamplara ayırmak, kutuplaştırmak zorunda mıyız kardeşim?
Şuan süreçle ilgili bir “çerçeve yasa” tartışması var. Meclis tatile girmeden önce getirilmesi yönünde beklentiler var. Bu “çerçeve yasa” nasıl olmalı?
Dünyanın her yerindeki çatışmaların karakteri farklıdır. Yani diyelim ki BASK örneği bize birebir uymaz. IRA örneği bize birebir uymaz. Ama bunların hepsinden çıkarılması gereken ortak dersler ve ortak paydalar var. Eğer siz bir şeyi çözmek istiyorsanız eski ezberlerinizi tekrar etmeyeceksiniz. Eskiyi elinizin tersiyle bir kenara itip, beyaz sayfa açmazsanız, yola devam edemezsiniz. Devlet hiçbir zaman intikamcı ve öç alıcı bir mantıkla hareket etmez, hukuk devleti böyle değil. Eğer parlamentosundan karar çıkaracaksa; gerçekten bu işi çözmeye yönelik bir karar çıkarması lazım. Bana sorarsanız bu işin ideali nedir? Kürt meselesini kökünden çözüme kavuşturmak bir demokratikleşme perspektifini ortaya koymaktan geçer. Türkiye gerçek manada demokrasi olursa bir daha bu arızalara dönmeyiz.
Bakın, son 10 yılda Türkiye'de 3 milyon 93 bin kişiye ‘terör’den dolayı soruşturma açılmış. 527 bin kişi mahkemelerce ‘terörist’ olarak cezalandırılmıştır. Allah aşkına bu yenilir yutulur bir şey mi? Bir memlekette eğer 3 milyon terörist zanlısı varsa ve 500 küsur bin de mahkeme kararı ile ‘tescilli terörist’ varsa o ülkede yaşanır mı? Önüne gelene ‘terörist’ diyorsunuz. Rakibinizi yok etmek istiyorsanız, onu karalamak istiyorsanız, onun sözünü etkisiz hale getirmek istiyorsanız ona ya ‘Kürtçü’ diyorsunuz ya ‘PKK'lı’ diyorsunuz ya ‘FETÖ'cü’ diyorsunuz. Türkiye'nin bu mantığı terk etmesi lazım.
Dağdakiler ne olacak? Onların liderleri konumundaki Kandil'deki ekip ne olacak? Abdullah Öcalan ne olacak? DEM Parti’den olup da ‘terörle irtibatlı, iltisaklı’ bilmem ne diye içeriye attıklarınız ne olacak? Elbette, suç işlemiş, insanların kanına girmiş kimselerle ilgili verilecek kararla, sadece sempati duyan insanlara uygulanacak muamele farklı olur. Bunun hukukta karşılığı var. Bunu oturup formüle edebilecek uzmanlarımız, teknokratlarımız, akademisyenlerimiz fazlasıyla var. Yeter ki çözüm iradesi ortaya konulsun.
Osmanlı döneminde Kürdistan eyaleti vardı. Kürtçülük de yoktu, Türkçülük de yoktu. İran'daki Kürtlerin kazanımını, Suriye'deki Kürtlerin statü elde etmesini Türkiye'nin kaybı olarak görmememiz lazım. Bu mantık doğru bir mantık değil.
”Suça karışanlar” hakkında hukuk bağlamında farklı bir muamele olmalı dediniz. Çatışma sürecinde devletinde işlediği suçlar var. CHP üzerinden Dêrsim örneğini verdiniz ama AKP döneminde de Roboskî yaşandı. Bu sadece bir örnek. Yine haksız yere uzun yıllardır cezaevinde tutulan insanlar var. Devlet tarafından işlenen suçlar ve haksızlıklar konusunda da hukuksal bağlamda bir muamele olması gerekmiyor mu?
Bir kere gerçeklerin ortaya çıkması için tarafsız ve bağımsız bir yargının olması gerekiyor. Roboskî meselesi meydana geldiği zaman ben AK Parti sözcüsüydüm. Çıktım dedim ki; ‘Bu meselede eğer bir hata varsa, bir ihmal varsa, bir kusur varsa, bir kasıt varsa bunun gereği yapılacak ve bu insanların hakları gasp edilmeyecek. Bu insanların haklarının zayi olmasına kesinlikle müsaade edilmeyecek.’ Benden sonra dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, ‘Bu vatandaşlarımızın haklarının Ankara'nın karanlık dehlizlerinde kaybolmasına müsaade etmeyeceğiz’ dedi.
Sonra ne oldu?
Araştırmalar yapıldı, askeri mahkemeye sevk edildi ve bir tek insan bundan dolayı ceza almadı ve öldürülen bu insanlar maalesef hem toplumsal vicdanında hem de ailelerin yüreğinde birer yara olarak kaldılar. ‘Biz burada yanlış yaptık’ diyebilmek çok mu zordur? Büyük devlet, hatalarıyla yüzleşebilen, yanlışlarını itiraf edebilen, yapılmış olan haksızlıkları rehabilite edebilen, gerekirse tazmin edebilen devlettir. 'Pardon' demekle de olmaz bu iş. Geçenlerde Ahmet Türk, Kürdistan kelimesini kullanmış. Kıyamet koptu. Bu nasıl bir mantıktır ya? Bu ifade Türkiye açısından şu anda bir coğrafi nitelemedir. Özbeklerin yaşadığı yere Özbekistan deniyor. Taciklerin yaşadığı yere Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan deniyor. Kürtlerin yaşadığı yere Kürdistan desen ne olur? Mesela İran'da Kürdistan diye bir eyalet var. Bu kıyametin kopmasına mı yol açıyor? Bir kere korkularımızla yüzleşeceğiz. Ben şu anda Türkiye’de eyalet sistemi tartışmasını açıyor değilim. 81 vilayete ayrılmamız bölücülük mü? Yok. Mesela Osmanlı döneminde Kürdistan eyaleti vardı. Kürtçülük de yoktu, Türkçülük de yoktu.
Türkiye'deki bazı insanların, Kürtlerin kazanımlarını kendi kayıpları olarak görmemesi lazım. Mesela İran'daki Kürtlerin bir konum kazanmasını Türkiye'nin kaybı olarak değerlendirmememiz lazım. Suriye'deki Kürtlerin bir statü elde etmesini Türkiye'nin kaybı olarak görmememiz lazım. Irak'takilerini görmememiz lazım. Bu mantık doğru bir mantık değil. Bu kardeşlik hukukuna da aykırı bir mantıktır.
Sürecin yavaş ilerlemesinin bir nedeninin Erdoğan’ın oy hesabı yaparak, Bahçeli’ye göre daha geri de durması olarak değerlendiriliyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?
Sayın Bahçeli'nin partisi ideolojik bir partidir. Sayın Bahçeli ne derse desin, o kitle arkasındadır. AK Parti bu kadar ideolojik bir parti değil. Yani orada da tabii ki bir çekirdek ideoloji var ama daha çok kitle partisi olma özelliği gösterdiği için AK Parti daha kılık kırk yararak yaklaşmak zorundadır. Kılı kırk yararak yaklaşmak, çok sağlam adımlar atmak, hata yapmamak için dikkatli olmak başkadır; ürkek, korkak, tereddütlü olmak ve tereddütlerini bütün ülkeye mal etmek gibi, tereddütlerinin faturasını bütün ülkeye ödetmek gibi bir tavır içerisinde olmak daha farklıdır. Sayın Erdoğan’ın, ‘Gerekiyorsa Türkiye kazansın, ben kaybedeyim’ demesi lazım.
Süreçle ilgili Bahçeli ve Erdoğan arasında bir görüş ayrılığının olduğunu düşünüyor musunuz?
Elbette olduğunu düşünüyorum. Sayın Bahçeli meseleye bodoslama daldı. Kimsenin beklemediği ileri şeyler söylüyor. Ama Sayın Erdoğan'ın orada olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki bu süreç başlarken de Sayın Bahçeli'nin, Erdoğan'a ve AK Parti'ye biraz emrivaki yaparak bu işi başlattığını düşünüyorum.
Cumhuriyetin demokratikleşmesi, süreçle birlikte daha sık gündeme geldi. Bir açıklamanızda, bir hukuk devletinin yüzleşmekten korkmaması gerektiğini belirterek, Tunceli’nin adının Dêrsim olarak değiştirilmesi ve yüzleşme çağrısı yaptınız. Demokratikleşmek adına cumhuriyet ne ile yüzleşmeli?
Siz madem Dêrsimi açtınız oradan hareket edelim. Sayın Erdoğan partisinin grup toplantısında Dêrsim’de yaşanan fecaatı, o katliamı dile getirdi. ‘Devlet adına özür dilenmesi gerekiyorsa ben özür diliyorum’ dedi. Ancak o özürden sona yapılması gerekenler yapılmadı. Takdir edersiniz ki kuru özür insanları tatmin etmez. Bu özür dilendiği zaman iktidar, müesses nizamdan dolayı ileri adımlar atamazdı ama bugün atabilir. O katliamı CHP yaptı. CHP'nin bugüne kadar bununla ilgili bir öz eleştirisine rastlamadım. Aksine yıllar yılı da Dêrsim CHP’ye oy verdi, veriyor. CHP'nin de oturup şapkasını önüne alıp, ‘ya biz ne yaptık, bu yaptığımız yanlıştı’ demesi lazım. İktidarın suçunu, günahını gündeme getiriyorlar da biraz da kendi günahlarını, suçlarını, tarihte yaptıkları hataları da gündeme getirsinler.
Sorumuz ‘Nasıl bir cumhuriyet istiyoruz?’ olmalı. Biz şimdi Suriye, Libya, İran, Irak, Çin, Kuzey Kore vs. gibi mi cumhuriyet olacağız? Yoksa Fransa, İtalya, İsviçre gibi mi? İngiltere Krallık, Belçika Krallık, Hollanda Krallık, İsveç Krallık, Norveç, Danimarka, İspanya, Japonya gibi birer Krallık mı? Hüseyin Çelik olarak demokratik bir cumhuriyette yaşamak istiyorum. Ama tercih demokratik bir monarşiyle otokratik-totaliter bir cumhuriyet arasında ise ben şahsen adı geçen demokratik krallıklarda yaşamayı bu otokratik totaliter cumhuriyetlerde yaşamaya tercih ederim. Mesele isminin ne olduğu değil. Mühim olan Anayasada ne yazdığı, sizin parti programınızda ne yazdığı veya sizin meydanlarda ne söylediğiniz değil, neyi ne kadar uyguladığınız, neyi nasıl hayata geçirdiğinizdir.


