Uzaklık mı diyelim, utangaçlık mı ya da ne bileyim aptalca bir kültür mü? Bu soruya, babası ile istediği gibi ve istediği kadar zaman geçiremeyenler cevap versin lütfen. Başkalarının ahkâm kesmesine dayanamıyorum ben şahsen.
Ne zaman ergenlik çağına girdim bilemiyorum. Doğrusu bizim ve bizden önceki kuşağın içinden çıkamadığı sorunların başında gelir. Ama ben, "babamla iletişimimin koptuğu" zaman olarak kabul ediyorum bu ergenlik tarihini.
Ondan önce lay lay lom muhabbetler, keyifli zaman geçirmeler… Birdenbire yerini uzak, yabancı ve birbirinin yüzüne bile bakmak için zaman yaratmamaya bıraktı. Ah, nasıl özledim o yüzünü babamın...
Ruhunun yorgunluğu her daim yüzünde ev kurmuş sevgili babam.
Babasından öyle görmüş zaar çocuklarına uzak durmayı.
Uzak durmak çocuklarından, bu coğrafyanın en çirkin geleneğiydi bir zamanlar. Hâlâ var mı bilmiyorum.
O sevinçli zamanlarımızda bile amcamın yanında gülmez ve konuşmazdı babam bizimle. Ne çok acırdı içim. Yanı başımdaki babamla iki yabancı gibi dururduk. Adına saygı derlerdi o vakitler. Ve fakat o vakitler de bu vakitler de o bir saygı değil, düpedüz ruhumuzda yarattığı bir cinayetti. Ve batsındı.
Sonra 90'lı yılların o acılı zamanları başladı. Faili meçhuller, köy yakmalar, sürgünler, ölümler...
Zaten yabancılaştığımız babam, sırf bu kötü zamanlardan nasiplenmeyeyim diye kendi elleriyle yolladı sürgüne.
Alışmak namümkün.
Bugünkü teknoloji yok. Özlediğinde bir telefona sarılıp sesini duyamıyorsun sevdiklerinin; babanın ve dahi anne ile kardeşlerinin.
Kalabalık bir şehirde ölüm sessizliğini yaşıyorum. Sırf zaman zaman konuşabilelim diye eve alınmış telefon, neredeyse kutsal bir emanet gibi korunur ve kollanırdı.
Her fırsatta telefonda konuşulurdu. Ama biraz mahcup, kısmen yabancı ve fakat bolca özlemle.
O dönemin kontraları bir gün beni babama sormuşlar da, onlara cevap vermeden ilk otobüse binip kaldığım şehre gelmişti. Pat diye karşımda gördüğümde dizlerimin bağının çözüldüğünü hatırlıyorum.
Hiçbir şey demeden sarıldı bana. "İyi misin, her şey yolunda mı?" diye bir şeyler döküldü ağzından. Ters giden bir şeylerin olduğunu fark ettim ama ne ben sordum ne de o söyledi o an.
Kaldığım eve giderken yolda, boş bir ağızla olayı anlattı. Korkmamı, stres yaşamamı istemedi. Ben de ilk defa dönüp gözünün içine bakıp, "Asıl sen korkma, bir şey olmaz. Geçecek bu günler." dedim.
"Hem ne diye bunca yolu teptin ki? Pekâlâ telefonla anlatabilir, kendi güvenliğime daha çok dikkat etmemi isteyebilirdin." dediğimde bana dönüp, "Bir gün çocuğun olursa anlarsın." diye cevapladı.
Sonra devran değişti, hayat normale döndü ve biz yine eski iki yabancı gibi devam ettik.
Bir gün gittiği doktorun yanından arayıp, "Hastayım, bakalım doktor ne diyecek sana." diye telefonu doktora verdi.
"Baban akciğer kanseri maalesef. Tedaviye başlayacağız ama sonuçta kanser." dediği an telefonu kapattım. Telefonu tümden kapattım. Hiçbir şey düşünemedim.
İlk araçla yanına gittim. Hastaneye yatırıldı. Tedavi, ameliyat derken düzelir gibi oldu. Bizim ilişkimiz de öyle sanki.
Kardeşimle kendi elimizle besliyorduk onu. Durumu biliyorduk ve canı ne çekiyorsa onu alıp yediriyorduk, gezdiriyorduk. Yılların acısını ve öcünü çıkarmaya çalışıyorduk ama yetişemiyordum. O kadar çok boşluk vardı ki içimde.
Birkaç yıl böyle gidince nüks etti hastalık da, yabancı hâlimiz de.
Artık geri dönüşü yoktu. Her geçen gün kötüye gidiyordu.
Bir sabah beni uyandırdı ve "Kendimi kötü hissediyorum. Beni Silvan'a götürün. Buralarda ölürsem başınıza bela olurum." dedi.
Kızdım ona. Senden gelecek belaya selam ederim dedim.
İçimden dedim maalesef, içimden.
Hastaneye gittik. Yatırdılar ve gecenin sonlarına kadar bir ah bile demeden uzanık kaldı.
Gecenin yarısını devirince saatler, gözlerinin kaydığını gördüm ve yatağının yanına oturdum. Kendisini iki bacağımın arasına alıp kulağına fısıldadım:
"Zamanı değil ölmenin. Eşek kadarım ama tek başıma yapamam." dedim.
Serçe parmağımı tuttu ve oracıkta öldü.
Takvimler, 31 Temmuzun ilk saatlerini gösteriyordu.
İşte baba hikâyesinin özeti budur.
O gün bu gündür doluyum, eksiğim, yabancıyım ve suskunum.
Keşkelerin merhametine sığınıp duruyorum o gün bu gündür.
Özlüyorum her gün ve hâlâ her gece uyumadan önce serçe parmağımı öpüp duruyorum.
Varsa babanız, atın aranızdaki her olumsuzluğu ve sevin derim. Sevin ve gösterin sevdiğinizi. Yoksa bir serçe parmağının kokusuna ve bolca keşkenin merhametine esir olursunuz.
Sevgili babamı ölüm yıldönümünde özlem ve rahmetle anarım Seni...




