Mehmet Rumet SOYLU yazdı
O, yalnızca Kürtçe şiirler yazan bir şair değildi. Acısını söze, özlemini şiire, halkının yarasını edebiyata dönüştüren bir yürek işçisiydi. Hayatı boyunca taşıdığı kimlik, yaşadığı sürgünler, tanıklık ettiği baskılar ve hiç eksilmeyen özgürlük tutkusu, Kürt edebiyatının en güçlü ve unutulmaz isimlerinden biri hâline getirdi.
Cegerxwîn …Belki de hiçbir mahlas, bir şairin hayatını bundan daha derinden anlatamazdı.
Asıl adı Şehmus Hesen olan Cegerxwîn, daha çocuk yaşlarda anne ve babasını kaybetti. Ve henüz çocukluğunu yaşayamadan eksikliğin, yoksunluğun ve yalnızlığın ne demek olduğunu öğrenmek zorunda kaldı. Yetim büyümek, onun için yalnızca anne ve baba sevgisinden mahrum kalmak değildi. Belki de daha o yaşlarda, insanın içindeki boşluğun ancak sevgiyle, aidiyetle ve bir yere ait olma duygusuyla doldurulabileceğini öğrendi. İlerleyen yıllarda şiirlerinde hissedilen o derin sızı, o haksızlıklara karşı yükselen ses ve insanına duyduğu bağlılık, biraz da bu erken yaşta tanıştığı acıların izlerini taşıyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Gercüş’ten Suriye'nin Amudê şehrine göç etti. Göç, onun hayatında yalnızca bir yer değiştirmek değildi. Doğduğu topraklardan uzaklaşmanın, başka bir coğrafyada yaşamı yeniden kurmanın ve insanın kendi köklerini yüreğinde taşımasının da bir tecrübesiydi. Amudê'de, medreselere giderek dinî eğitim almaya başladı. Okumayı ve yazmayı kısa sürede öğrendi. Yaklaşık dokuz-on yıllık eğitimin ardından icazet aldı ve bir süre imamlık yaptı.
Ancak Cegerxwîn'in dünyası, medresenin duvarlarıyla sınırlı kalmayacaktı. Henüz on sekiz yaşlarındayken Kürt kültürüyle ve dünya edebiyatıyla tanışması, onun düşünce dünyasında yeni kapılar açtı. Artık önünde yalnızca öğrenilecek metinler değil, anlaşılacak bir tarih, korunacak bir dil ve sesini arayan bir halk vardı.
Şeyh Said İsyanı'nın bastırılmasının sonra önce Revanduz'a, oradan Bağdat ve sonrasında yeniden Amudê'ye döndü. Coğrafyalar değişiyor, yollar uzuyor, hayat onu bir yerden başka bir yere sürüklüyordu. Fakat bütün bu yolculukların içinde değişmeyen bir şey vardı: Kürt halkına ve onun diline duyduğu bağlılık.
Bir mahlasın içine sığan koca bir halkın yarası
Cegerxwîn, 1928 yılında Kürtçe şiirler yazmaya başladı. Bu, kendi dilinde düşünmenin, kendi halkının duygularını kendi sözcükleriyle anlatmanın ve bir kültürün sesini geleceğe taşımanın da başlangıcıydı.
1943 yılında Celadet Elî Bedirxan ve arkadaşları tarafından Şam'da yayımlanan Hawar dergisiyle birlikte, Cegerxwîn adıyla tanınmaya başladı. Kendi mahlasını açıklarken halkının acısıyla kendi acısı arasındaki bağı dile getiriyordu: “Halkım gibi yaralıyım ben de. Yüreğim yaralı. Kanıyor ciğerim. O yüzden adım ciğeri yaralı Cegerxwîn.”
Bu sözlerde bir şairin kendisini anlatmasından çok daha fazlası vardı. Kendi yarasını, halkının yarasından ayrı görmeyen bir insanın itirafıydı bu. Kişisel acısını ortak bir hafızayla birleştiren, kendi kalp atışlarında halkının çarpıntısını duyan bir şairin sesiydi.
Çünkü bazı yaralar yalnızca bir insana ait değildir. Bir dilin yasaklandığı, bir kimliğin inkâr edildiği, bir halkın kendi hikâyesini anlatmakta zorlandığı zamanlarda, o acı bireysel sınırlarını aşar. Bir annenin sessizliğine, bir çocuğun sorusuna, bir halkın türküsüne dönüşür.
Cegerxwîn'in şiirlerini anlamak için onun yalnızca hangi sözcükleri seçtiğine değil, o sözcükleri hangi tarihsel ve duygusal iklimde dile getirdiğine de bakmak gerekir. Onun şiirinde aşk vardır; ama bu aşk, yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygudan ibaret değildir. Memleket sevgisi, dil sevgisi, insan sevgisi ve özgürlük arzusu da aynı yürekte buluşur.
Bu nedenle onun adı, Kürt edebiyatında yalnızca bir şairin mahlası olarak kalmamıştır. Bir duruşun, bir bağlılığın ve unutulmamak için kelimelere tutunan bir halkın simgelerinden biri hâline gelmiştir.
Cegerxwîn'in edebiyat yolculuğu, siyasi ve toplumsal mücadelesinden ayrı düşünülemez. Ağrı İsyanı'nda önemli bir rol oynayan Xoybûn örgütüne katılması, onun Kürt meselesine yalnızca bir edebiyatçı olarak yaklaşmadığını da gösterir.
1946 yılında Qamişlo'ya geçerek siyasi faaliyetlerini sürdürdü. 1948'de Suriye Komünist Partisi'ne üye oldu. Daha sonra bu partiden ayrılarak Suriye Kürdistan Demokrat Partisi'ne katıldı.
1947 yılında yayımlanan Cim û Gulperî kitabı edebî yolculuğun önemli duraklarından biri oldu. Onun için yazmak, yalnızca içindekileri dışarıya aktarmak değildi. Kürtçenin ifade imkânlarını geliştirmek, halkının duygu dünyasını yazılı kültürle buluşturmak ve gelecek kuşaklara kendi dillerinde okuyabilecekleri bir miras bırakmak anlamına da geliyordu.
Cegerxwîn'in Kürt edebiyatına katkısını yalnızca yazdığı şiirlerin sayısıyla ya da yayımladığı eserlerle ölçmek, onun emeğini eksik değerlendirmek olur. Asıl önem taşıyan, Kürtçeyi edebi üretimin merkezine yerleştirme çabası, şiiri toplumsal hafızayla buluşturması ve dili yaşayan bir kültürün taşıyıcısı olarak görmesidir.
Onun şiirlerinde dil, yalnızca iletişim kurmanın aracı değildir. Bir halkın kendisini tanımasının, geçmişiyle bağ kurmasının ve geleceğe seslenmesinin yoludur. Bir dilin yaşaması, yalnızca konuşulmasına bağlı değildir. O dilde hayal kurulması, aşkın anlatılması, acının paylaşılması, çocuklara hikâyeler aktarılması ve düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi de gerekir. Cegerxwîn, şiiriyle bütün bu alanlara dokunmuş ve Kürtçenin yalnızca gündelik hayatın değil, edebiyatın ve düşüncenin de dili olduğunu güçlü biçimde ortaya koymuştur.
Bir halkın dilini yaşatmak bazen bir şiir yazmaktır, bazen bir dergide yazı yayımlamak, bazen de bir çocuğun kendi anadilinde eğitim alabileceği bir kapıyı aralamaya çalışmaktır. Cegerxwîn'in hayatı, bu çabaların birbirinden ayrı olmadığını anlatır.
1959 yılında yeniden Irak'a geçerek Bağdat Üniversitesi'nde Kürtçe ders vermeye başladı. Fakat onun hayatında hiçbir durak uzun süreli bir huzur anlamına gelmiyordu. 1963 yılında siyasi faaliyetleri nedeniyle Şam'da tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra önce Irak Kürdistan Bölgesi'ne, ardından Lübnan'a ve İsveç'e geçti.
Bir şair için sürgün, yalnızca doğduğu topraklardan uzakta yaşamak değildir. İnsan bazen çocukluğunun sesini bir daha duyamayacağını düşünür; bazen bir dağın siluetini, bir köy yolunu, anadilinde söylenmiş sıradan bir cümleyi bile özler. Memleket, uzaklaştıkça insanın içinde büyüyen bir yere dönüşür.
Siyasi baskılar, tutukluluk ve sürgünler bir insanın hayatında ağır izler bırakır. Fakat Cegerxwîn'in öyküsünde dikkat çeken, bütün bu zorlukların onun edebiyatla kurduğu bağı ortadan kaldıramamış olmasıdır.
Çünkü bir şairin kalemi bazen bir bavuldan daha güçlüdür. Bavul bir ülkeden diğerine taşınır; kelimeler ise insanın bütün hayatı boyunca onunla yürür. Sınırlar değişir, şehirler geride kalır, yıllar geçer. Ama insanın kendi dilinde kurduğu dünya, içinde yaşamaya devam eder.
22 Ekim 1984'te Stockholm'de hayata veda etti Cegerxwîn.
Ömrünün son durağı, doğduğu topraklardan uzaktaydı. Fakat ölümünden sonra naaşı doğduğu coğrafyaya getirildi ve Qamişlo'da toprağa verildi. Bir ömür boyunca yolların ayırdığı topraklara, sonunda sessiz bir dönüş gerçekleşmişti.
Bir insan, kendi halkının diline ve kültürüne neden bütün ömrünü adayacak kadar bağlanır? Belki de cevap, dilin insan için yalnızca sözcüklerden ibaret olmamasında saklıdır. İnsan ilk korkusunu, ilk sevincini, ilk sevgisini çoğu zaman anadilinde tanır. Dünyayı o dilin içinden anlamlandırır. Bir halkın dili zayıfladığında, yalnızca kelimeler değil, o kelimelerle taşınan hatıralar da sessizliğe gömülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Elbette bir edebiyatın büyüklüğü tek bir şairle ölçülemez. Kürt edebiyatı, farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda emek vermiş nice şairin, yazarın ve anlatıcının ortak mirasıdır. Ancak bazı isimler vardır ki kendi dönemlerinin ötesine geçerek bu mirasın görünürleşmesine, yayılmasına ve yeni kuşaklara ulaşmasına özel katkılar sunar. Cegerxwîn de bu isimlerin başında gelir.
Onu bugün anmak, geçmişe duyulan bir özlemden ibaret değildir. Aynı zamanda Kürtçenin edebî geleceğine duyulan inancı tazelemektir. Şiirlerini yeniden okumak, sözcüklerinin ardındaki tarihsel deneyimi anlamaya çalışmak ve eserlerini yeni kuşaklarla buluşturmak, onun bıraktığı mirasa gösterilebilecek en anlamlı saygılardandır.
Çünkü şairler, yalnızca yaşadıkları dönemin insanlarına seslenmezler. Bazen yıllar sonra doğacak çocuklara, henüz tanımadıkları okurlara, kendi dillerinde bir kitap arayan gençlere de seslenirler.
Ve bir gün o gençlerden biri, bir şiirin satırları arasında kendi duygusunu bulduğunda, şairin sesi yeniden hayata döner.
Belki de onu ölümsüz kılan, yalnızca ne yazdığı değil, yazdığı dile ve halka nasıl bağlandığıydı.
İnsan, bir şairin her dizesinde kendisini bulmak zorunda değildir. Fakat onun yaşadığı hayatın içinde kendi diline, kültürüne ve insanına duyulan derin bir sevginin izlerini görebilir. Cegerxwîn'in hayatı, bu sevginin kolay zamanlarda dile getirilen bir bağlılık olmadığını; kimi zaman bedel isteyen, sabır gerektiren ve insanın bütün ömrüne yayılan bir sorumluluk olduğunu gösterir.
Seydayê Azadîyê û Evînê…
Onun adı, bir halkın dilinde yankılanmaya devam ediyor. Çünkü bazı insanlar toprağa verilir ama sesleri toprağın altında kalmaz. Bazı yürekler susar ama kelimeleri yaşamayı sürdürür.
Ve bazı şairler, ölümün ardından bile kendi halkına aynı şeyi hatırlatır: Dilini unutma, şiirini terk etme, hafızanı kaybetme. Çünkü bir halkın geleceği, geçmişinden devraldığı kelimelerle de kurulur.
Belki de Cegerxwîn'i en doğru biçimde anmanın yolu, yalnızca onun adına saygı duruşunda bulunmak değil; şiirlerini okumak, dilini yaşatmak ve o şiirlerdeki insanı, sevgiyi, acıyı ve özgürlük arzusunu anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bir halkın dili yaşadıkça şairleri de yaşar; şairleri yaşadıkça, o halkın hafızası geleceğe yürümeye devam eder.



