Faruk BALIKÇI - ÖZEL
2013 yılında başlayan çözüm sürecinin Dolmabahçe Sarayı’nda masanın devrilmesiyle akamete uğramasının ardından Kürt siyasetçiler, açılan davalar, gözaltı, tutuklama ve verilen hapis cezalarının ardından ülkelerini terk ederek Avrupa’nın farklı ülkelerine gitmek zorunda kaldılar.
Öcalan’ın çağrı metnini açıklamasıyla birlikte diasporada yaşayan Diyarbakır eski milletvekili ve Belediye başkanlarının yeniden başlayan çözüm sürecine nasıl baktıklarını, neler beklediklerini kendilerine sorduk. Uzun süreden beri suskunluğunu koruyan ve Diyarbakır’da Yenişehir ve Büyükşehir Belediye Eş Başkanlığı yapan Fırat Anlı, sorularımızı yanıtladı.
“BİZDEN SONRAKİLERE ACI BİR MİRAS BIRAKMADAN ÇÖZEBİLMELİYİZ”
*Sürgündeki Kürtler yeni sürece nasıl bakıyor?
Bu mesele 10 yıl önce nihayete ermeliydi. On yıl önce biz bunu çözebilmeliydik. Ama ne yazık ki ne Kürt tarafı hazırdı ne de devlet bu konuda yeterli bir irade sergiledi. Çok ağır kayıplar oldu. İnsanlar yaşamını yitirdi. Canlar gitti. Geri dönülemez büyük bir fatura ödedik hep birlikte. Umarım bu sefer hepimiz bu acı tecrübe üzerinden insanların huzur içinde nefes almasını sağlayabiliriz. Onun için hepimiz umutluyuz. Hepimizin beklentisi ve talebi bu meseleyi uzatmadan daha fazla içinden çıkılmaz hale getirmeden, bizden sonrakilere acı bir miras bırakmadan çözebilmeliyiz. Bu meselenin içine girmiş emek harcamış, temas etmiş herkes ihtiyatlıdır. Kolay bir mesele değildir. Çok ağır geçmişi olan, çok çetrefilli boyutları olan bir meseledir. Bir taraf sıfırdaysa, diğer taraf yüz noktasında. Bunun optimal bir noktada buluşması makul bir denge kurulması kolay değildir. Ve her geçen gün bu mesele sadece iki taraf açısından değil, çok taraflı bir meseleye dönüyor. Bu son 10 yıl içerisinde bu meselenin çözülmemesinde bence bu çok taraflılığında etkisi vardır.
“ASGARİ MÜŞTEREK ÇATIŞMASIZLIK, CAN KAYBININ OLMAMASIDIR”
*Öcalan’ın çağrı mektubunu nasıl okudunuz?
Çağrı metninde tabiî ki 2013 tecrübesi vardır. O çok daha kapsamlı, belki insanlar açısından çerçevesi çizilmiş bir metindi. Böyle bir beklenti vardı. Ama bu sefer sonuç odaklıdır. Yani, yeni bir şey söylemek yerine bunun içerisinden konsantre yani ana fikri, ana mesajı net bir şekilde altını çizen açıklamaydı. Duygusal yaklaşmamak lazımdır. Herkesin kendine göre bir yorumu vardır. Herkesin körün fil tarifi gibi Kürt meselesine tarifi vardır. Ama nihayetinde asgari müşterek ortak nokta çatışmasızlıktır. İnsan yaşamının feda edilmemesi, can kaybının olmamasıdır. Mümkün olduğu kadar bu meselenin siyasi kulvarda, siyasal aktörlerle ve siyasal mekanizmalarla diyalog yoluyla çözülmesi. Bu bir taraf için teslimiyet değil, karşı taraf için bir yenilgi değil. Ya da karşı taraf için bir zafer değil.
“UZUN VADEYE YAYILAN BİR PLANLAMA OLMALI”
*Yeni bir sürece nasıl yaklaşılmalı?
Futbol takımı tutar gibi bu meseleye yaklaşılırsa özellikle son kuşaklarda bunu çok fazla görüyoruz. Özellikle sosyal medyada son derece rahatsız edici, incitici değerlendirmeleri aşmak lazımdır. Ciddi insanlar ciddi sorunları soğukkanlılıkla ve duygusallıktan uzak bir şekilde çözerler. Bunu bizim de öğrenmemiz lazım. Ortadoğu klasiğine dönüştürmemiz lazım. Ortadoğu’daki sorunlar gibi çözümsüz kangrenleşen sorunlar yerine daha soğukkanlı, daha ciddi ve uzun vadeye yayılmış bir planlama içerisinde çözülmesinin daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
“GERİ DÖNÜŞ BİR PLANLAMAYLA OLMALI”
*Süreç toplumsal uzlaşma ve barışla sonuçlanırsa, siyasi nedenlerden dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar tekrar geri döner mi?
Kimse gönüllü bir şekilde yaşadığı toprakları terk etmiyor. Sürgün en ağır cezalardan biridir. Maalesef bizim coğrafyamızda cezaevleri, ölüm ya da sürgün birbirinin yerine geçen ceza yöntemidir. Son dönemlerde ne yazık ki ülkeyi yöneten siyasal akım bunu da bir cezalandırma yöntemi olarak tercih etti. Oysa bu sadece Kürtler açısından bir kayıp değil, totalde Türkiye açısından bir kayıptır. Dünyanın birçok ülkesinde de askeri darbe ve benzer dönemlerde on binlerce entelektüel, aydınlar, yazar, gazeteci, sanatçı, akademisyen, insan hakları savunucuları ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Bir kuşağın ortadan kaybolması bir sonraki kuşak açısından yeri doldurulamaz boşluk yaratıyor. Bu yüzyıllık süre içerisinde en önemli şey bence birikime izin verilmemesidir. Sadece sürgüne göndermenin o toplumun temsil edildiği kesim açısından bir kayıp olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda köprülerin yıkılması anlamına gelir. Biz Diyarbakır’da on binlerce insanı tanıyoruz. Onlarla kurduğumuz başka bir iletişim ve hukuk vardır. Türkiye’nin aydınları, gazetecileri, bilim insanları ülkelerinde yaşama koşullarına sahip değil. Geri dönüş ise bir planlama ile olmalıdır. Geri dönmesini sağlayacak mekanizmalar yaratılmalıdır. Kürt siyaseti açısında sürgüne gitmiş olanlar değil, ben inanıyorum bu şekilde gelen arkadaşların tamamı ülkelerine dönmenin arayışı içerisindedir. Bulundukları yere uyum sağlamadılar. Entegre olmadılar. Olmayacaklar. Çünkü o toprakların insanı, o toprakların evladı. İlk fırsatta döneceklerdir. Hepimiz döneceğiz. Ama bunun ötesinde bence Türkiye’den gelmek zorunda kalan ister ekonomik, ister insani sebeplerden büyük bir geri dönüş projeyle sağlanmalı ve bu toplumun bu süreci daha hızlı atlatmasında daha yumuşak atlatmasında ve belki de kalıcı bir şekilde bir formül üretilmesinde son derece önemli bir rol üstlenecektir. Cezaevindekilerin tahliye edilerek toplumla bağ kurmasının sağlanması son derece önemlidir.
“RÜYALARIMIZ BİLE DİYARBAKIR’LA İLGİLİ”
*Avrupa’ya entegre olabildiniz mi?
Kaç yıldır buradayım, saymıyorum. Benim için bir gün bile çok uzun. Ama uzun bir dönem oldu. Hepimiz birkaç aylık bir süre geldik ama yılları buldu. Yani çok uzun bir süre. Bir rakam vermek istemiyorum. Ama benim açımdan gerçekten ağır ve uzun bir dönem. Biz bulunduğumuz toprakların insanıyız. Orada olmamız lazım. Orada yaşamamız lazım. Orada belki yapabileceklerimiz var. Onun için hepimizin en büyük hasreti bu. Sürgündeki bir insanın zaman ve mekân, kavramı kalmıyor. Rüyalarımız halen oradadır. Diyarbakır’ın sokaklarındadır, Diyarbakır’ın kuçelerindedir. Halen burayla ilgili hiçbirimiz rüya görmeyiz.
“HERKES BULUNDUĞU YERDEN KATKI SUNMALIDIR”
*Sürece ilişkin bir çağrınız var mı?
Diyarbakır acıya, kayıplara rağmen barışın başkentidir. Dilinde barışı eksik etmeyen her zaman iyi bir gelecek iddiasını bırakmayan bir kenttir. Halkımızın son derece soğukkanlı, son derece sabırlı, metanetli ve kararlı bir şekilde barış mücadelesine destek vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu dönem iki şeye dikkat etmek gerekir. Birincisi dile ve üsluba son derece dikkat etmek lazım. İnsanları kıran, ötekileştiren bir dil kullanılmamalıdır. İkincisi de bu dönem ne yazık ki provokasyonlara son derece açık bir dönemdir. Bu tür dönemlerde hiç beklenmedik provokasyon gelişebilir. Gözümüzü, kulağımızı kötülüğe kapatıp, iyiye, sözlerimizle duamızla bunun pozitife dönüşmesi olumlu sonuç elde edilmesi için herkesin bulunduğu yerden katkı sunması gerekiyor.
“BURADAN AHKAM KESMEMİZ DOĞRU DEĞİLDİ”
*İlk kez konuştunuz, neden?
Bugüne kadar konuşmadım. Çünkü orada görev yapanlar varken bizim buradan ahkam kesmemiz doğru değildi. Ama barış meselesi ve son dönemde sosyal medya ve basında çok kötü bir dil var. Acıyı çekmemiş insanlar rahat konuşuyor. Ama acıyı çeken insan kırk kere düşünüp bir kere söylüyor. Bu korkaklık değil, bir şeyden çekinmek değil. Bu açıdan bu sürecin aktörlerine destek vermek lazımdır. Belki 90’lı yılları kimse hatırlamıyor. Senin de çok büyük emeğin var. Bunlar kıymetli şeylerdir. Halen o şehirde (Diyarbakır) olmak benim için kıymetlidir.
Yarın: Abdullah Demirbaş
-En kötü barış, savaştan iyidir.
-Tarihi bir çağrı ve tarihi bir fırsattır
- Siyaset yüzünden sürgün edilenlerin çoğu dönecek bunun nedenleri vardır.