Mehmet Rumet SOYLU yazdı
Oruç, sadece mideyi değil; dili, kalbi ve vicdanı da tutmaktır derler. Peki bir soru soralım: Kimin açlığı daha mak(b)ul? Gün boyu iftar saatini bekleyen, akşam ne yiyeceğini bilen bir insanın açlığı mı?
Yoksa ay sonunu getiremeyen, çocuğuna ekmek götürme derdindeki bir babanın, mutfağında tencere kaynamayan bir annenin açlığı mı?
İbadetin ruhunu unutmamak gerek. Oruç, İslam’ın temel ibadetlerinden biridir.
İslam Din’inden evvel de vardı. Hatta başka ‘Dinlerde’ ve birçok ‘felsefik akımda’ da vardır oruç. Ancak oruç, sadece aç kalmakla sınırlı değildir. Kur’an’da ve Peygamberimizin hadislerinde, ibadetin sosyal sorumlulukla birlikte anlam kazandığı sıkça vurgulanır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de yoksulu doyurmaya teşvik etmeyenlerin eleştirildiği ayetler vardır.
Peygamber Efendimiz Muhammed, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyurarak ibadetin vicdan boyutuna işaret eder. Demek ki mesele sadece aç kalmak değil; başkasının açlığını da hissetmek ve gidermektir.
Pekiyi hangimizin açlığı bilinçli hangimizin mecburi?
Sakın buna ‘Allah bilir’ demeyelim. (Elbette Allah her şeyi bilir ) ama insan da kendisini bilir. Ruhunu ve ruhunun derinliklerindeki tufanları. Oruçlu bir insan bilir ki akşam ezanı okunacak ve sofrasına kavuşacaktır. Bu, bilinçli ve süreli bir açlıktır. İçinde umut vardır. Ama mazlum coğrafyalarda yaşayanların, savaşın, yoksulluğun ya da ekonomik darboğazın ortasında kalanların açlığı belirsizdir. Onların iftar saati yoktur.
İşte burada vicdan devreye girer. Eğer bizim açlığımız, başkasının açlığını anlamamıza vesile olmuyorsa, eğer soframız genişlerken komşumuzun kapısını çalmıyorsak, eğer akrabamızın halini sormuyorsak, o zaman tuttuğumuz oruç sadece fizyolojik bir açlık olur.
İbadet, insanı olgunlaştırmalı. Merhameti artırmalı. Paylaşmayı öğretmeli. Bunları yaparken, diline-dinine-imanına-meşrebine-cinsine ve coğrafyasına bakmamalı.
Bir insan namaz kılıyor, oruç tutuyor ama ihtiyaç sahibine sırtını dönüyorsa, mazlumun çığlığını duymuyorsa, akrabasının halini sormuyorsa, o ibadet şekil olarak vardır ama ruh olarak eksiktir.
Ruhsuz bir ibadetin pençesinde olmayı kim ister ki?
Çünkü din sadece bireysel bir arınma değil, aynı zamanda toplumsal bir dayanışma çağrısıdır. Bereket, sofradaki yemek çeşitliliğiyle değil, paylaşımla artar. Bir hurmayı ikiye bölüp paylaşmak, en zengin sofradan daha değerlidir. Bir kap yemeği komşuya ulaştırmak, en uzun dualardan daha etkilidir.
Oruç bize şunu öğretmeli:
‘Ben aç kaldım, demek ki aç olanın halini anlamalıyım’. Ve sonunda da ‘yazık olsun benim gibi tok olanlara’ diyebilmeli. Eğer Ramazan sonunda kalbimiz daha yumuşak, elimiz daha açık, kapımız daha misafirperver değilse; o zaman kendimize şu soruyu sormalıyız: Benim açlığım neyi değiştirdi?
Kimin açlığı daha mak(b)ul? Akşam iftar edeceğini bilenin mi, yoksa yarın ne yiyeceğini bilmeyenin mi? Gerçek ibadet, başkasının açlığını dindirmekle tamamlanır.
Komşunun kapısını çalmayan, akrabasının yükünü hafifletmeyen, mazlumun duasına ortak olmayan bir açlık; sadece bedeni yorar, ruhu değil. Ramazan, aç kalma ayı değildir. Açlığı bilmek ve açları doyurma ayıdır.
Ve belki de en mak(b)ul açlık, başkasının açlığını gidermek için hissedilen açlıktır.




