Devrim AKÇAKAYA yazdı

Konya depremi nerede oldu, kaç büyüklüğünde? 18 Ağustos AFAD Konya depremi son dakika
Konya depremi nerede oldu, kaç büyüklüğünde? 18 Ağustos AFAD Konya depremi son dakika
İçeriği Görüntüle

Sanki ortaya koyduğumuz bir eser, kaleme aldığımız yarım yamalak bir cümle ya da sessizcell büyüttüğümüz bir heves yalnız kendimizde saklı kaldığında eksik kalacakmış, başkası onaylamadığında hiç var olmamış sayılacakmış gibi tuhaf bir yanılgının içine hapsolduk.

Psikolojide "kendini gerçekleştirmek", bireyin kendi iç potansiyelini keşfetmesi, sükûnetle olgunlaşması ve kimliğini başkalarının onay rüzgârına ihtiyaç duymadan inşa etmesi anlamına gelir. Ancak bu merdiveni tırmanmayı göze alamayan, kendi içindeki o ıssız boşluğu fark edemeyen ya da bu gerçekle yüzleşmekten korkan ruhlar, bu eksikliği dışarıdan alacakları gürültülü alkışlarla doldurmaya çalışırlar. Onlar için bu durum bir *"gösteri kültürü"*ne dönüşür; yapılan en sıradan iyilik, atılan ufak bir adım ya da kazanılan küçük bir zafer dağlar kadar büyütülerek sürekli bir onay dilenme aracına çevrilir. Övünmek, özünde örtülü bir güvensizliktir; içsel olarak doymamış bir zihnin, "Bakın, ben de buradayım!" çığlığıyla kendi yetersizlik korkusundan kaçma çabasından başka bir şey değildir.

Bu ruh hali, en tehlikeli yüzünü ise paylaşılan ortak tutkularda gösterir. Aynı kelimelere sığınan, aynı yolları yürümeyi, edebiyatla dertleşmeyi ya da yeni coğrafyalar keşfetmeyi seven iki insan düşünün. Normal şartlarda benzer hevesleri taşıyanların birbirine omuz vermesi, birikimini cömertçe paylaşması gerekirken; kendini gerçekleştirememiş bir zihin için mesele asla paylaşmak değildir. Onun derdi, sahnede tek başına kalmak ve her daim en üstte görünmektir.

Karşısındakinin hevesine, yaşına, emeğine ya da ne durumda olduğuna bakmaksızın savurulan o sert, hırpalayıcı ve acımasız eleştiriler, aslında hedef alınan kişinin eksikliğinden değil; eleştirenin içindeki o derin kifayetsizlikten beslenir. Kendi hayatındaki sönmüşlükleri, başkalarının adımlarını törpüleyerek, onları küçülterek parlatmaya çalışmak, olgunlaşmamış bir egonun en gürültülü, en sancılı tezahürüdür. İnsan, kendi varlığını başkalarını ezerek var etmeye çalışıyorsa, orada kapanmayan bir içsel rant vardır.

Aslında en derin sorumuz tam da bu noktada düğümlenir: Biz neden kendimizi kaybediyoruz böyle davranarak? Cevap, kimsenin bilmediği o mahrem sığınakta saklıdır. Çünkü insan, ancak kimsenin şahit olmadığı, etiketlerden, alkışlardan ve başkalarının keskin bakışlarından arındığı anlarında "kendisi"dir. Her yaptığımızı başkalarına anlatmaya, her başarımızı bir vitrine asmaya başladığımızda, ruhumuz üzerimize bol gelen ödünç kıyafetler gibi sarkmaya başlar. Başkalarının beğenisine, onayına ya da haksız eleştirilerine odaklandıkça kendi iç sesimizi duyamaz oluyoruz. Başkalarına kanıtlama çabası, insanın kendi özünden uzaklaşmasının, yani kendi kendini sessizce terk etmesinin en kısa yoludur.
Oysa gerçek erdem, kimse görmediğinde de doğru kalabilmekte; gerçek başarı ise sükûnetle demlenmektedir. Dicle Nehri nasıl gürültü çıkararak akmazsa, asıl değer de bağırmaz, caka satmaz.

Yaptığımız her şeyi, yazdığımız her satırı, yürüdüğümüz her yolu başkalarının bilmesine gerek yoktur. Bazı adımlar, bazı fedakârlıklar ve bazı sevinçler sadece bize, o anın kutsallığına özel kalmalıdır. İnsanın, "Bakın, ben bunları yapıyorum" diyerek ya da başkalarını hırpalayarak kendini kanıtlama ihtiyacı duymaması, ruhuna verebileceği en büyük özgürlüktür. Bırakalım bazı sırlar yalnız vicdanımızın serin sularında saklı kalsın; çünkü en gürültülü başarılar ilk rüzgârda unutulur, ama kimseye ispatlanma zorunluluğu taşımayan sessiz ve asil bir hayat, başkalarının sahnelerinde değil, insanın kendi içindeki hakiki benliğinde silinmez izler bırakır.

Kaynak: HABER MERKEZİ