Mehmet Rumet SOYLU-YAZDI
1 Mayıs da tam olarak böyledir. Emekçinin alın terinin görünür olduğu, emeğin sadece ekonomik değil aynı zamanda insani bir değer olduğunun hatırlandığı bir gündür.
19. yüzyılda özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde işçiler günde 12–16 saat çalıştırılıyordu. Buna karşılık, ‘8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat insan gibi yaşama’ bir talepte bulundular. Bu talep doğrultusunda, 1 Mayıs 1886’da ülke genelinde yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Eylemlerin merkezi ise Chicago oldu. 4 Mayıs 1886’da Haymarket Meydanı’nda yapılan gösteri sırasında kalabalığa doğru bir bomba atıldı. Ardından polis ateş açtı. Birçok insan öldü.
Paris’te 1889 yılında yapılan İkinci Enternasyonal kongrede, ‘1 Mayıs, tüm dünyada işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak’ karar alındı.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de 1 Mayıs’ın hikâyesi sancılı, inişli çıkışlı bir geçmişe sahiptir.
Bu topraklarda emek mücadelesi çoğu zaman görünmez kılınmak istenmiş, emeğin sesi kimi dönemlerde bastırılmıştır. Buna rağmen işçiler, emekçiler ve onların yanında duranlar her seferinde yeniden sözünü söylemenin bir yolunu bulmuştur. Su akar yolunu bulur misali, gerçeklerin o inatçı kavramının özel bir fotoğrafıdır da aynı zamanda 1Mayıs.
Türkiye’de 1 Mayıs’ın serüveni, aslında devlet ile toplum arasındaki ilişkinin de bir aynasıdır. Kimi zaman coşkuyla kutlanan, kimi zaman yasaklanan, kimi zaman da gerilimle anılan bir gün olmuştur. Uzun yıllar boyunca bu günün ‘tehlikeli’ görülmesi, emeğin örgütlü gücünden duyulan tedirginliğin bir göstergesi değil miydi?
Oysa 1 Mayıs, çatışmanın değil; adaletin, eşitliğin ve insanca yaşam talebinin günüdür. Emekçinin hakkını savunması, daha iyi çalışma koşulları istemesi, güvenceli bir yaşam talep etmesi neden bir tehdit olarak algılanır?
Bu sorunun cevabı, aslında Türkiye’de emek meselesine nasıl bakıldığını da açıkça ortaya koyar.
‘Çocuk işçilerin’ içinde bulundukları durumu, kadın emeğinin yüce olması gerektiğini, alın teri - göz nurunun kutsallığını, herkesin insanca yaşam koşullarında yaşamasını’ savunmak, kim ve ne için tehdit olsun ki?
Cevap veriyorum; ‘az insanla çok iş yapanlar, düşük harcama ile çok kar elde etmek isteyenler, sömürebildikleri kadar sömürmenin tadına varanlar, üç günlük dünyadan bir gün çekip gideceklerini hesaba katmayanlar ve toprağın her türlü kutsallığının yanında, bir gün ‘göz de doyuracağından’ bihaber olanlar için ciddi bir tehdittir 1 Mayıs.
Dünyada, ‘Haymarket Olayı ve 1891 Fourmies Katliamı’ Mayıs tarihlerinin en kanlı olaylarının başında geldi. Türkiye’de ise 1912 yılında Osmanlı döneminde, cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise 1935 yılında çeşitli isimlerle kutlanmaya başlandı. Ama 1977’deki Taksim Katliamı ile birlikte yasaklı yıllar başladı. 2009 yılında resmi bayram olarak kabul edildi. Bu günlere gelene değin, bi çok insan hayatını kaybetti maalesef.
Bugün geldiğimiz noktada 1 Mayıs’ın resmi bayram olarak kabul edilmesi elbette önemli bir adımdır. Bu, devletin emeği tanıması ve bu güne sembolik de olsa bir değer atfetmesi anlamına gelir. Ancak resmi tatil ilan etmek tek başına yeterli değildir. Önemli olan, o günün ruhunu anlamak ve yaşatmaktır.
Eğer 1 Mayıs sadece bir ‘izin gününe’ indirgenirse, o zaman bu tarih içi boşaltılmış bir kabuğa dönüşür. Oysa 1 Mayıs; iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin, güvencesiz çalıştırılanların, emeği karşılığını bulmayanların sesi olmalıdır. Bir günlüğüne hatırlanan değil, yılın her gününe yayılan bir bilinç haline gelmelidir.
Bir işçinin alın teri, bir öğretmenin sabrı, bir sağlık çalışanının uykusuz gecesi, bir çiftçinin toprağa verdiği emek… Hepsi aynı zincirin halkasıdır. Ve bu zincirin en zayıf halkası koptuğunda, toplum da yara alır.
Türkiye’de hâlâ milyonlarca insan uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesizlikle mücadele ediyor. Bu gerçeklik ortadayken, 1 Mayıs’ın sadece sembolik bir gün olarak kalması, emek mücadelesine yapılacak en büyük haksızlıklardan biridir. Belki de asıl mesele şudur: 1 Mayıs’ı kutlamak mı, yoksa anlamak mı önemlidir? Çünkü anlamadan kutlanan her değer, zamanla bir ritüele dönüşür ve içeriğini kaybeder. Oysa bu gün, geçmişten bugüne uzanan bir emeğin, direnişin ve dayanışmanın mirasıdır. 1 Mayıs, sadece işçinin değil, toplumun vicdanıdır.
O vicdanı diri tutmak ise sadece bir günün değil, bir duruşun meselesidir.



