Mehmet Rumet SOYLU - YAZDI

Havaların ve duyguların en sıcak halinde olunan bir gündür. Yüzyıllarca yok sayılmış, dil ve kültür konusundaki talepleri ret edilmiş Kürt’ler için, tünelin ucundaki ışık gibi bir gün.

O gün Diyarbakır’da, kadim Mezopotamya’nın kalbinde, binlerce insan bir araya gelmişti. Meydanı dolduranlar yalnızca bir partinin mitingine katılmıyordu. Onlar aynı zamanda yıllardır özlemini çektikleri bir geleceğin sesini yükseltiyordu. Savaşın, inkârın, gözyaşının ve ölümlerin gölgesinden çıkmış bir ülke hayal ediyorlardı.

Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Süryanilerin ve bu topraklarda yaşayan bütün halkların eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşayabileceği bir gelecek düşlüyorlardı.

Bu düşlerinin gerçekleşmesi için, o kadar çok bedel ödemişlerdi ki, ‘ölüm bile yorulmuştu’ artık. Toprak kana, gökyüzü ağıda, sınırların ötesi sürgünlere doymuştu artık.

Onurlu bir yaşam talebini ruhuna nakşedenler, mahşeri bir kalabalıkla akmaya başladılar İstasyon Meydanına.

Ekrem İmamoğlu, duruşma yolunda yaşadıklarını anlattı: Canlı canlı işkenceye tabi tutuluyorum
Ekrem İmamoğlu, duruşma yolunda yaşadıklarını anlattı: Canlı canlı işkenceye tabi tutuluyorum
İçeriği Görüntüle

Tam da bu yüzden, tehlikeli sayıldı o meydan.

Çünkü barış talebi, savaştan beslenenlerin en büyük korkusudur. Ve bunu yine en çok iyi bilen Kürtlerdi.

Meydanı dolduran insanların elinde silah yoktu. Bomba yoktu, ölmeye ve öldürmeye dair hiç bir şey yoktu.

Ellerinde, barış bayrakları, dillerinde özgürlüğün türküleri ve yüreklerinde umut vardı. İşte tam da bu umut hedef alınmalıydı ve alındı. Kara ruhluların talep, tespit ve oluru ile bombalar patladı. O mahşeri kalabalık, patlayan bombalara rağmen, izdihama yol vermedi ve ölüsünü de yaralısını da kucakladı. Kalkan oldu her bir katılımcı ve ölüme dur diye avaz avaz bağırdı. Beş insan yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı. Meydana düşen yalnızca bomba parçaları değildi; annelerin yüreğine ateş düştü, bir halkın barış umudu kanla sınandı ve sulandı.

Ancak saldırıyı planlayanların ve uygulayanların anlamadığı bir şey vardı: Barış fikri öldürülemezdi.

Tarih boyunca savaş isteyenler hep aynı yönteme başvurdu. Korku ürettiler. Halkları birbirine düşman etmeye çalıştılar. Acıları büyüttüler, öfkeleri körüklediler.

Çünkü biliyorlardı ki halklar birbirini tanıdıkça, birbirinin hikâyesini dinledikçe, aynı sofraya oturdukça savaş siyasetinin zemini daralır.

Diyarbakır meydanında o gün yükselen ses başka bir şey söylüyordu:

Bu ülkenin geleceği ölümde değil yaşamda, çatışmada değil diyalogda, inkârda değil eşitliktedir.

Kürt halkının yıllardır dile getirdiği en temel taleplerden biri onurlu barıştır. Çünkü en ağır bedelleri çoğu zaman savaş bölgelerinde yaşayan yoksullar öder.

Evlatlarını mezarlıklara taşıyan anneler öder. Gençliğini toprağa veren aileler öder. Kazanan ise çoğu zaman savaşın uzağındaki güç odakları olur.

Barış, halkları büyütür. Hakları da.

Bir düşünün…

Dicle’nin kıyılarından Van Gölü’nün maviliğine, Mardin’in taş sokaklarından Ağrı’nın eteklerine kadar uzanan bu coğrafyada kalıcı bir barışın hüküm sürdüğünü.

Silahlara ayrılan kaynakların okullara, fabrikalara, üniversitelere ve kültür merkezlerine aktarıldığını.

Gençlerin geleceklerini ölümle değil bilimle, sanatla ve üretimle kurduğunu.

Herkesin, en özgür ve en rahat bir şekilde anasının dilini konuştuğunu.

Kimsenin kimseyi, bir sınırın merhametsizliğine hapsetmediğini…

İşte o zaman bu topraklar yalnızca bölgenin değil dünyanın en güzel coğrafyalarından biri haline gelir.

Çünkü Mezopotamya’nın sorunu yoksulluk değildir; savaşın gölgesidir.

Çirkin ve kuralsız savaşın…

Bu nedenle barış talebi yalnızca siyasi bir talep değildir. Aynı zamanda ahlaki bir duruştur. İnsan hayatını bütün ideolojilerin, bütün hesapların ve bütün iktidar mücadelelerinin üzerinde tutma iradesidir.

Bugün geriye dönüp baktığımızda 5 Haziran Diyarbakır saldırısında yaşamını yitirenleri yalnızca acıyla anmamalıyız. Onların temsil ettiği umudu da hatırlamalıyız.

Çünkü o insanlar, korkunun hüküm sürmesini isteyenlere karşı, barışın mümkün olduğunu savunuyordu.
Ve tarih bize şunu öğretmiştir:

Savaş isteyenler bazen güçlü görünebilir. Ellerinde silahlar, makamlar, imkânlar olabilir. Fakat insanlığın uzun yürüyüşünde kalıcı olan onların gücü değil, halkların barış özlemidir.

Bombalar meydanları kana bulayabilir ama halkların vicdanını susturamaz.

Nefret manşetlere çıkabilir ama kardeşlik hafızalardan silinmez.

Ve eninde sonunda, ölüm siyaseti kaybeder yaşam kazanır.

Çünkü bu toprakların kaderi savaş değil, birlikte yaşamaktır.

Muhabir: Mehmet Rumet SOYLU