ÖZEL HABER – Mehmet Türk

Diyarbakır’da yaz denince akla kavurucu sıcaklar geliyor. Ancak geçmişte kentin insanları, bugünkü teknolojik imkanlardan yoksun olmalarına rağmen sıcakla baş etmenin kendilerine özgü yollarını buluyordu. Taş döşeli havşlar (Avlu), serinletilen damlar ve geceleri gökyüzünün altında kurulan tahtlar, Diyarbakır’ın yaz kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı.

Diyarbakır Kültürü Tanıtma Vakfı (DİTAV) Yönetim Kurulu Üyesi ve Yazar Birsen İnal, geçmişte Diyarbakır’da yaz gecelerinin nasıl geçirildiğini anlatarak, bugün büyük ölçüde unutulan “dam palas” ve “taht sefası” geleneğinin kentin sosyal ve kültürel yaşamındaki yerini aktardı.

Diyarbakır’da, Unutulan Gelenek6

DAM PALASTA YILDIZLARIN ALTINDA UYKU

Diyarbakır’ın sıcak yaz gecelerinde insanların önemli bir bölümü evlerin damında yatardı. İnal’ın anlatımına göre, damda kurulan tahtlar gençler arasında esprili bir şekilde “Dam Palas” olarak adlandırılırdı.

Taht, ahşaptan yapılan ve günümüzdeki karyolaları andıran ancak çok daha büyük ölçülere sahip bir yataktı. İç içe geçirilen ahşap parçalarından oluşturulan tahtlarda bazen bir aile birlikte uyurdu.

Diyarbakır’da, Unutulan Gelenek3

Hali vakti yerinde olan aileler ise iki taht kurardı. Birinde çocuklar, diğerinde anne ve baba yatardı.

İnal, tahtta uyumanın verdiği huzuru şu sözlerle anlattı:

“Tahtlarda yatmak çok muhteşemdi. O uykunun tadını hiçbir yerde çıkaramazsınız. Yedi yıldızlı otelde de yatsanız, böyle doğal ortamda yıldızları seyrede ede, Karacadağ’dan esen serin havanın etkisiyle mışıl mışıl, çok derin bir uykuya geçerdiniz.”

Diyarbakır’da gece eğlencesinin son adresi; On Gözlü Köprü
Diyarbakır’da gece eğlencesinin son adresi; On Gözlü Köprü
İçeriği Görüntüle

TAHT SEFASI İKİNDİDE BAŞLARDI

Tahtlar genellikle ilkbaharın sonu ve yazın başında kurulurdu. Yaz boyunca kullanılan tahtlar, bazı ailelerde sonbaharın ortalarına kadar damda kalırdı.

İnal’a göre tahtın hazırlanması çoğunlukla kadınların göreviydi. İkindiden sonra evin gelini ya da genç kızı dama çıkar, önce damı serinletirdi.

Diyarbakır’da, Unutulan Gelenek4

Toprak damlar yıkanmadığı için su, ibriğe benzer kaplarla yavaş yavaş serpilerek damın her tarafına dağıtılırdı. Böylece gün boyunca güneşin altında ısınan toprak dam serinletilirdi. Ardından tahtın içi düzenlenirdi.

Sabah toplanan yataklar yeniden açılır; döşekler serilir, üzerlerine yorganlar ve yastıklar yerleştirilirdi. Tahtın çevresine minderler dizilir, aile geceyi burada geçirmek üzere hazırlanırdı.

SİNİ SİNİ YEMEKLER DAMA TAŞINIRDI

Günün yorgunluğunu atan aileler, akşam saatlerinde damda bir araya gelirdi.

Baba işten geldikten, elini yüzünü yıkayıp akşam namazını kıldıktan sonra aile damın yolunu tutardı. Yemekler “sini sini” damlara çıkarılır, aile hep birlikte açık havada yemek yerdi. Yemeğin ardından çaylar demlenirdi.

Diyarbakır’da, Unutulan Gelenek2

Kömür ateşinde ya da semaverde hazırlanan çaylar eşliğinde kahveler içilir, komşular birbirlerinin damlarına konuk olurdu.

İnal, dam sohbetlerinin yalnızca eğlence amaçlı olmadığını, aile ve komşuluk ilişkilerinin de burada güçlendiğini belirterek, sorunların bile bu sohbetlerde konuşulup çözüldüğünü ifade etti.

DİYARBAKIR GECELERİNDE KOMŞULUK VE SOHBET

Damlar, yaz aylarında adeta evlerin ikinci yaşam alanına dönüşürdü. Komşular birbirlerini ziyaret eder, uzun sohbetler yapılır, günün yorgunluğu burada atılırdı. Açık havada, yıldızların altında geçirilen saatler Diyarbakır insanının yaz kültürünün önemli bir parçasıydı.

O dönemlerde bugünkü gibi kafeler, parklar ve sosyal mekânlar bulunmadığı için damlar, özellikle gençlerin sosyalleştiği önemli alanlardan biriydi.

AY IŞIĞINDA KANAVİÇE, DANTEL VE GİZLİ MEKTUPLAR

Dam gecelerinin en renkli bölümünü ise genç kızların buluşmaları oluşturuyordu. Akşam yemeği ve ikramların ardından genç kızlar, komşu kızlarıyla birlikte tahtların çevresinde oturur; ay ışığında dantel, kanaviçe ve çeyiz işleri yapardı.

İnal’ın anlatımında bu gecelerin bir başka unutulmaz yönü ise gençlerin birbirleriyle haberleşme biçimiydi.

Sevgililere yazılan küçük mektuplar, bazen mendillerin arasına konulur, bazen de küçük çocukların avuçlarına sıkıştırılarak karşı tarafa ulaştırılırdı.

“Yarın bunu benim sevdiğime götür” denilerek verilen küçük mektuplar, dönemin gençleri için büyük anlam taşıyordu.

“KASTAL BAŞI” GENÇLERİN BULUŞMA NOKTASIYDI

O yıllarda gençlerin bir kafeye gidip buluşması ya da birlikte parka çıkması gibi imkânlar yoktu.

İnal’a göre gençlerin karşılaşabildiği yerlerden biri çeşme başlarıydı. Diyarbakırlıların “kastal başı” olarak adlandırdığı çeşme çevreleri, gençlerin birbirlerini görüp haberleşebildiği mekânlardan biriydi.

Bunun dışında damlarda ay ışığı altında yazılan küçük mektuplar, sevda haberlerinin taşıyıcısı olurdu.

TAHTIN “STARE”Sİ MAHREMİYETİN PERDESİYDİ

Açık damda uyumanın aile mahremiyetine zarar vermemesi için tahtların etrafı beyaz örtülerle çevrilirdi.

İnal’ın anlattığı “stare” adı verilen bu örtüler, tahtın dört tarafını kapatırdı. İnce, beyaz ve temiz örtüler bağcıklarla sabitlenirdi.

Tahtın bir anlamda perdesi olan stare, aynı zamanda evin hanımının titizliğinin de göstergesiydi.

Örtünün temizliği ve düzgünlüğü büyük önem taşırdı. Yırtık ya da lekeli bir stare, evin hanımı için adeta mahcubiyet sebebi sayılırdı.

CEKET VE SEKİZ KÖŞELİ ŞAPKA, “EVDE ERKEK VAR” DEMEKTİ

Tahtın dışındaki işaretlerden biri de evin erkeğine aitti. Evin erkeğinin ceketi ve sekiz köşeli şapkası, tahtın çevresindeki örtüyü taşıyan uzun sırığın tepesine konulurdu.

Bu, dışarıdan bakanlara evde erkeğin bulunduğunu gösteren sembolik bir işaretti.

Böylece açık damda kurulan taht, yalnızca bir yatak değil; mahremiyetin, aile düzeninin ve toplumsal yaşamın da bir parçası haline gelirdi.

SABAHIN İLK SESİ HOROZLARDAN GELİRDİ

Damda geçirilen gecenin sonu ise gün doğumuyla gelirdi. Güneş yükselmeye başladığında horozların sesi duyulur, aileler uyanırdı. Özellikle kadınlar güneş doğmadan önce kalkarak günlük işlerine başlardı.

Çocuklar yeniden odalara çekilirken tahtların düzenlenmesi de evin gelini ya da genç kızına kalırdı.

Yataklar özenle toplanır, döşekler ve yorganlar düzgün biçimde istiflenirdi. Beyaz stare ise yatağın üzerine çekilerek güneş ışınlarının doğrudan yataklara ulaşması engellenirdi.

DAMLAR BİR ZAMANLAR DİYARBAKIR’IN YAZ YAŞAMIYDI

Bugün klima ve modern soğutma sistemleriyle serinletilen evlerde yaşayan Diyarbakırlılar için geçmişin dam geceleri belki de uzak bir hatıra gibi görünüyor.
Oysa bir zamanlar Diyarbakır’ın yaz yaşamının önemli bir bölümü damlarda geçiyordu.

Tahtlar, yalnızca sıcak gecelerde uyumak için kullanılan ahşap yataklar değildi. Ailelerin bir araya geldiği, komşuluk ilişkilerinin güçlendiği, genç kızların çeyizlerini hazırladığı, gençlerin gizli mektuplarla sevdalarını anlattığı, yemeklerin yenilip çayların içildiği birer sosyal yaşam alanıydı.

Bugün geriye ise yıldızların altında geçirilen o serin geceler, Karacadağ’dan esen rüzgar, horoz sesleri ve Diyarbakır’ın damlarında yaşanan “taht sefası”ndan geriye kalan hatıralar kaldı.

Muhabir: Mehmet TÜRK