AMATEM uyardı: Diyarbakır alarm seviyesinde
AMATEM uyardı: Diyarbakır alarm seviyesinde
İçeriği Görüntüle

ÖZEL HABER - Fuat BULUT

Bir kentin üzerine bu kadar mı gölge düşer?

Bir şehir, her sabah güne silah sesiyle uyanmaya ne kadar daha dayanır?

Ülke, 41 yıl önce patlayan silahların susması için seferber olmuşken bugün Diyarbakır’ın sokakları, mahalle araları, düğün salonları, parkları… kısacası yaşamın aktığı her yer ölümcül bir sessizliğe bürünüyor.

Çünkü burada silahlar hiç susmuyor.

Diyarbakır artık yalnızca tarihiyle değil; şiddetin olağanlaştırıldığı bir laboratuvar hâline getiriliyor.

Bireysel silahlanma kontrolden çıktı, madde kullanımı çocuk yaşlara kadar indi, her ilçede, her mahallede “kim bu?” diye soramadığımız, arka sokaklarda kök salmış çeteler türedi.

Alan kapmaya çalışan, uyuşturucu ve bahisle çocukları kendine bağlayan, paylaşamadıkça birbirini ve çevresini kurşunlayan bu karanlık tiplemeler nereden güç alıyor?

Daha önemlisi: Kim göz yumuyor?

Kent, ekonomik krizin en ağır sonuçlarından birine de sahne oluyor.
Tefecilik yeniden piyasaya hâkim hale gelmiş durumda.
Borç batağına saplananlar, ödeyemediği her kuruşun bedelini ya şiddetle ya tehditlerle ya da hayatıyla ödüyor.
Aile içi çatışmalar büyüyor, arazi anlaşmazlıkları kan davasına dönüşüyor, husumetler bir kıvılcımla ateş alıyor.
Sokak ortasında, iş yerlerinde, trafikte, çocuk parklarında yaşanan silahlı kavgalara herkes tanıklık etmekten yorgun düşmüş halde.
Bir yandan ise kontrolsüz bir silahlanma var.
Diyarbakır’da artık en küçük tartışma bile kurşunla çözülmeye çalışılıyor.
Sanki herkesin cebinde tetik, dilinde tehdit, gölgesinde bir namlu var.
Bir mahallede kavga çıksa ertesi gün başka mahallede misilleme oluyor.
Şehir, şiddetin kendi kendini çoğalttığı bir döngünün içine sıkıştırılmış durumda.
Bu tabloya en çok da gençler ve çocuklar maruz kalıyor.
Çoğu daha 12-13 yaşında uyuşturucu ile tanışıyor, daha 15’ine gelmeden “çeteye katılmak” bir güç gösterisi sanılıyor.

Kimse şunu sormuyor:

Bu çocuklara kim bu zehri taşıyor?

Kim bu mahalle aralarında dolaşan silahlı tiplemeleri besliyor?

Kim yol veriyor, kim kulak tıkıyor?

Sorular büyüyor, cevaplar ise ısrarla saklanıyor.
Diyarbakır’daki şiddetin bir başka yüzü de toplumsal yalnızlık.
İnsanlar, “Konuşursam hedef olurum” korkusuyla susuyor.
Mahalleler, sokaklar, apartmanlar kendi küçük sessiz adalarına dönüşüyor.
Oysa bu suskunluk, şiddeti besleyen en güçlü kaynaklardan biri.
Çünkü bugün aramızdan biri vuruluyor, yarın bir diğerimiz…
Herkesin sırtında görünmez bir tedirginlik var.
Diyarbakır artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyor; bir toplumsal çözülme, bir ahlaki çöküş, bir sosyal yoksullaşma yaşıyor.
Eskiden aile büyükleri kavga büyümesin diye devreye girerdi; bugün büyüklerin sözü bile silahın gölgesinde tükeniyor.
Eskiden komşular arasında dayanışma olurdu; şimdi kimse kimsenin kapısını çalmıyor.
Çünkü herkes biliyor ki mesele bir anda büyürse kimse durduramaz.
Ve en acı olan şu: Bu şiddet, artık sıradanlaştırıldı.
Birinin vurulması haber değeri taşıyor ama şaşkınlık yaratmıyor.
İnsanlar “Yine mi?” diye sorup hemen ardından hayatlarına devam ediyor.
Oysa burada her “yine” bir can demek.
Bir aile demek.
Bir yıkım demek.
Şehrin üzerinde dolaşan bu uğursuz gölge artık sadece Diyarbakır’ın değil; tüm ülkenin geleceği için bir uyarıdır.
Çünkü Diyarbakır bugün ne yaşıyorsa, yarın başka şehirler de yaşayabilir.
Bu kentin yaşadığı huzursuzluk, Türkiye’nin sosyal fay hatlarının en derin yerinden sızan bir gerçektir.
Bu yüzden Diyarbakır’ın ihtiyacı günübirlik güvenlik operasyonları, göstermelik denetimler, siyasetçilerin dönemsel açıklamaları değildir.
Bu kent, silahı değil, umudu güçlendiren bir müdahaleye ihtiyaç duyuyor.
Toplumu ayakta tutacak güçlü sosyal politikalar…
Gençleri çetelerin elinden alacak eğitim ve istihdam programları…
Uyuşturucuyla mücadelede gerçek, bağımsız, etkili adımlar…
Çeteleri değil, mahalleleri güçlendiren bir kent yönetimi…

Ve en önemlisi:

Bu şehre yalnız olmadığını hissettiren bir irade.
Diyarbakır’ın sokaklarında her gün duyulan silah sesi, yalnızca bir bavul barutun patlaması değildir.
Bu ses, yılların biriktirdiği yoksulluğun, çözülemeyen sorunların, görmezden gelinen suç ağlarının ve yönetilemeyen toplumsal kırılmanın sesidir.
Eğer bu sese kulak tıkamaya devam edersek, korkarım ki konuşacak son cümlemiz şu olacak:
Biz bu şehrin çığlığını duymakta çok geç kaldık.

Muhabir: Fuat BULUT