Özel Haber- Mümin Ağcakaya
Diyarbakır’ın usta kalemlerinde yazar Abdullah Aren Çelik son romanında okuyucunun bir solukta okuyacağı; ‘Kimseler Beklemezken’i TÜYAP Kitap Fuarında okuyucuyla buluşturuyor. Yazar Çelik yeni çıkan romanı üzerine Güneydoğu Ekspres Gazetesine konuştu.
Son romanınız Kimseler Beklemezken de kahramanınız Derin ne tür bir yolculuğa çıkıyor? Romanın çıkış noktası neresi?
12 Eylül sonrası yaşananlar ülkeyi nasıl bir atmosfere sürüklediği biliniyor. Baskılar, işkenceler ve idamlar. Hatta 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşının büyültülerek idam edilmesi gibi hafızalardan silinmeyen olaylar yaşandı. Birçok insan mağdur oldu. Bunlara ilişkin istatistikler çokça yayınlandı. 1 milyona yakın insanın gözaltına alındığı, 600 bin kişinin cezaevine girdiği, binlerce insanın ülkeyi terk ettiği yazılıp çizildi. Ama romanda bunları, siyasal çalkantıları anlatmadım. Ama bu sürecin sonuçlarının insanların hayatlarını kökten nasıl değiştirdiği üzerinde durdum. Mesela bu sürecin mağdurlarının evinde neler olup bittiği, o ailelerin evlerinde yaşayan çocukların yaşadıkları daha çok ilgi alanım oldu.

‘Olağanüstü dönemlerin hikâyesini rakamlarla değil insan üzerinde anlatmak istedim.’
Roman kahramanım Derin o çocuklardan biri. Derin kayıp babasının peşine düşüyor ve izini bulana kadar başından geçenler anlatılıyor. Derin mağduriyetiyle, baba yoksunluğuyla, çatışmalarıyla; politik meselelerin dışında kalarak insanların hikâyesinin ne olduğunu Derin üzerinden anlatmak istedim.
1960, 1972, 1980 darbeleri, 6-7 Eylül olayları, 28 Şubat gibi olayları hep rakamlar üzerinden konuşuldu. Bu olağanüstü dönemlerde insanların yaşamı, başlarına nelerin geldiği yeterince dile gelmedi. ‘Kimseler Bilmezken’ bu yönü anlatan bir roman.
Ülke 12 Eylül’e doğru giderken yaşanan Bahçelievler’de öldürülen TİP’li gençlerden birisinin cenazesi Eskişehir yolunda bulunuyor. Ben de o çocuğun izini sürerek Derinle bağlantı kurmaya çalıştım. Onun arayışı bizi bazen 1980’ler öncesi politik gelişmelere götürüyor. Ancak ben o siyasal atmosferi anlatmaktan ziyade sıradan insanların yaşamları nasıl etkilendi. Mesela 15 Temmuz sonrası bir anne ve iki çocuğu Meriç Nehrinde kayıkla karşıya geçmeye çalışırken kayık devriliyor ve çocuklarıyla birlikte ölüyor.
‘Sıradan insanlar nasıl mağduriyetler yaşadı?’
Anlatsaydım o çocukların hikâyesini, bunların kaçmasına neden olan o ortamın nasıl şekillendiğinden ziyade bunların gözünden nasıl göründüğünü anlatır, o insanların hayatına ışık tutardım. Derin’in hikâyesi de böyle oluştu. Derin de sıradan bir insan. Sıradan insan nasıl mağduriyetler yaşadı, neler oldu? Onun çektiği sefalet ya da açlık, baba eksikliği ya da anne eksikliği bunların hepsi bize anlatılmayan hikâyeler. İstatistiklerde o kadar köy boşaltıldı deniliyor. Sadece rakamlar konuşuluyor. Bu insanların nasıl bir hikâyesi var. Bugün yanı başımızda yakınını kaybeden, ama akıbeti hakkında bilgi sahibi olmayan birçok insan var. Bazıları bir habere muhtaç. “Ölmüşse bari kemiklerini alayım” diyor. Bu bile belki acılarının yatışmasına yetebilecek. Yani sonu olmayan bir bekleyiş. Düşünsenize 50 yıl önce bir anne çocuğu aniden kayboluyor ve o annenin bütün bekleyişi bir gün çocuğuyla ilgili bir haber alma. Şimdi o annenin yaşadığı travmalar o siyasal dönemin rakamlarıyla açıklanacak bir şey değil. Benim tercihim sadece bir haberi bekleyen bir insanın içinde yaşadığı fırtınayı anlatmanın, o insanların ışık tutmanın daha makbul olacağıydı. ‘Kimseleri Beklemezken’ romanımda Derin’in hikâyesi de böyle oluştu. Derin sıradan biri, nasıl mağduriyetler yaşadı; açlık, sefalet, baba eksikliği ya da anne eksikliği. Bunların hepsi bugüne kadar bize yeterince anlatılmayan hikâyeler.
‘Ölmüşse kemiklerini alayım.’
Şimdi bugün bile yani yanı başımızda bir yakınını kaybeden ama akıbeti konusunda bilgi sahibi olmayan bir sürü insan var. Şimdi bu insanlar yakınlarının ne olduğunu bilmiyorlar. Şimdi bazıları bir habere muhtaç. Diyor ki: "Yani ölmüşse kemiklerini alayım." Yani bu bile belki yatışmasına, belki acılarının yatışmasına yetebilecek. Bu bekleyiş böyle bir bekleyiş aslında.
‘Sonu olmayan bir bekleyiş.’
Yani sonu olmayan bir bekleyişten bahsediyorum. 50 belki 60 yıldır sadece bu haberi bekleyen bir insanın içindeki fırtınayı anlatmanın daha makul olacağını düşünüyorum. Ki benim tercihim, benim tavrım da zaten buradan yaratır. Yani bu insanların yaşamını görünür kılmaktan yaratır. O kimseleri beklemezken de bu sonsuz bekleyişin aslında bir ismi.
Bunu yapmaktan ziyade dediğim gibi yani 50 yıldır, belki 60 yıldır. Sadece bu haberi bekleyen bir insanın içindeki fırtınayı anlatmanın daha makul olacağını düşünüyorum. Ki benim tercihim, benim tavrım da zaten buradan yaratır. Yani bu insanların yaşamını görünür kılmaktan yaratır. O kimseleri beklemezken de bu sonsuz bekleyişin aslında bir ismi.
‘Katille karşılaşma, öldürse ona dönüşecek öldürmezse içi soğumayacak’
Bu romanda da genç bir kadının kayıp babasını ararken babasının celladıyla karşılaşmasının hikâyesini yazdım. Bu çocuk büyüdü, yetişkin birine dönüştü. Zamanında babasının canını alan bir adamla karşı karşıya gelmesinin hikâyesi. Bir insanın en yakınının katili ya da kendisine zulmetmiş biriyle karşılaşması. Derin karşılaştığı kişinin önce babasının katili olduğunu bilmiyor. Sonradan öğreniyor. Böyle bir karşılaşmada insan neler hisseder, nasıl bir gerilim olur. Öldürse ona dönüşecek. Öldürmezse içi soğumayacak. Böylesi bir durumda insanın duyguları nasıl olur. Kitapta biraz bunu irdeledim.




