Devrim AKÇAKAYA-Yazdı
Rotamız, Diyarbakır’ın çok kültürlü hafızasının en önemli sembollerinden biri olan Surp Giragos Ermeni Kilisesiydi. Fakat kapıya geldiğimizde beni düşündüren bir durumla karşılaştım giriş ücretli olmuştu. Belki bazıları için bu sıradan bir uygulamadır. “Turist geliyor, doğal olarak ücret alınır” denebilir. Ancak mesele gerçekten bu kadar basit mi? Bir ibadet mekânının kapısına fiyat etiketi koymak ne kadar normal karşılanmalıdır?
Çünkü birkaç ay önce aynı yere gittiğimde durum farklıydı. İnsanlar ister dua etmek için giriyor, ister sadece sessizce oturup atmosferi hissetmek istiyor olsun, girişte herhangi bir ücret talep edilmiyordu. Mum yakmak isteyen yalnızca mum ücretini ödüyordu. Şimdi ise insanın karşısına ilk çıkan şey sessizlik değil, gişe oluyor.
Üstelik mesele yalnızca giriş ücretiyle de sınırlı değil. Kilisenin sokak kapısından avluya adım attığınızda sizi “Surp Giragos Kafe” isimli bir işletme karşılıyor. Kilise yönetimi tarafından kiraya verilen bu mekânda satılan içeceklerin fiyatları da oldukça yüksek. Elbette ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılayacak bir kafenin bulunması tek başına eleştirilecek bir durum değildir. Ancak bir ibadet mekânının avlusunda, giriş ücretleriyle birlikte ticari unsurların bu kadar görünür olması insanı düşünmeye sevk ediyor.
Çünkü kutsal kabul edilen bir yere girerken insan kendini müşteri gibi hissetmemeli. Üstelik bu durum yalnızca Surp Giragos ile sınırlı değil. Diyarbakır’da ibadete açık olan Mar Petyun Keldani Kilisesi ve Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nde de ziyaretçiler giriş ücretiyle karşılaşıyor. Başka bir ifadeyle, şehirde aktif olarak ibadete açık üç kilisenin de girişleri ücretlendirilmiş durumda.
Ücretsiz olduğu düşünülen tek örnek ise İçkale’de bulunan Saint George Kilisesi. Ancak oraya ulaşabilmek için de önce İçkale Müze Kompleksi’ne giriş yapmak gerekiyor. Bu da Müze Kart sahibi olmayı veya gişeden giriş ücreti ödemeyi gerektiriyor. Dolayısıyla fiilen bakıldığında, Diyarbakır’da ibadete açık kiliselere ücretsiz erişim neredeyse mümkün görünmüyor. İşte tam da bu noktada mesele tek bir kilisenin uygulaması olmaktan çıkıyor ve daha temel bir soruya dönüşüyor: Bir ibadet mekânına ulaşabilmek için maddi bir engelin bulunması ne kadar doğru?
Türkiye’de son yıllarda bazı tarihi ibadet mekânlarında benzer uygulamalar görülmeye başladı. Özellikle turist yoğunluğunun arttığı yerlerde girişlerin ücretlendirilmesi veya kontrollü sisteme bağlanması zaman zaman tartışma konusu oluyor. Resmî gerekçe çoğunlukla bakım ve korunma giderleri olarak açıklanıyor. Elbette tarihi yapıların korunması gerekir; buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak insanın aklında yine de şu soru kalıyor: Bu gerçekten yalnızca bakım masrafları için mi yapılıyor, yoksa ibadet mekânları yavaş yavaş turistik bir gelir modeline mi dönüşüyor? Bugün benzer bir uygulamanın büyük ve sembolik bir camide yapıldığını düşünelim. İnsanlar bunu yalnızca “bakım giderleri” olarak mı karşılar, yoksa ciddi bir toplumsal tepki mi oluşur?
Muhtemelen güçlü bir tepki ortaya çıkar. Çünkü camiler toplumun büyük çoğunluğu tarafından yalnızca tarihi yapı olarak değil, doğrudan ibadet alanı olarak görülür. Ücretsiz erişim de bu anlayışın doğal bir parçası kabul edilir. Peki aynı hassasiyet kiliseler, sinagoglar veya diğer ibadet mekânları söz konusu olduğunda neden aynı ölçüde hissedilmiyor?
İbadet mekânlarının dini farklı olabilir, ancak taşıdığı anlam değişmez. Bir insanın sustuğu, dua ettiği, içini döktüğü ve huzur aradığı her mekân kutsaldır. Bu nedenle asıl olması gereken, mekânın adı ne olursa olsun aynı saygıyı gösterebilmektir. Bugün birçok tarihi ibadet yeri aynı zamanda turistik cazibe merkezi haline gelmiş durumda. İnsanlar geliyor, fotoğraflar çekiyor, videolar paylaşıyor. Fakat ziyaretçi sayısı arttıkça bazı yerlerde maneviyatın geri planda kaldığı hissi de güçleniyor. İnsanlar bazen ibadet yerlerine huzur bulmak için değil, yalnızca görülecek yerler listesine bir işaret koymak için giriyormuş gibi görünüyor.
Oysa bir kilise, bir cami ya da bir sinagog yalnızca tarihi bir yapı değildir. Orası insanların acılarını bıraktığı, umut ettiği, sustuğu ve dua ettiği yerdir. Bazen bir insan herhangi bir dine mensup olmasa bile böyle yerlere yalnızca içindeki ağırlığı hafifletmek için gider. Çünkü bazı mekânların dili yoktur ama insana huzur verir.
Peki huzurun kapısına ücret konur mu? Ve daha önemli soru şudur: Bu düzen gerçekten taşları korumak için mi kuruluyor, yoksa kutsal mekânların anlamı yavaş, yavaş ekonomik bir çerçeveye mi sıkıştırılıyor?
Diyarbakır gibi yüzyıllardır farklı halkların, dillerin ve inançların bir arada yaşadığı bir şehirde Surp Giragos yalnızca bir bina değildir. O yapı, bu şehrin hafızasıdır; geçmişin sessiz tanığıdır. Aynı durum bu topraklarda yüzyıllardır varlığını sürdüren diğer kiliseler için de geçerlidir. Böyle yerlerin değeri, kapısında kaç kişinin sıra beklediğiyle değil, insanların içinde uyandırdığı hisle ölçülmelidir.
Çünkü bazı yerler turistik olabilir; ancak her turistik yer ticarete teslim edilmemelidir. O gün kilisenin kapısından içeri girerken aklımda tek bir cümle vardı: İnsanların Tanrı’ya yaklaşmak için önce gişeden geçmek zorunda kaldığı bir düzende kaybedilen şey yalnızca ücretsiz giriş değildir.
Kaybedilen şey, kutsalın anlamıdır.



