Mehmet Rumet SOYLU - yazdı
Allah’ım, bu cümleyi yazarken bile terledim.
Gökyüzü maviliğini koruyor korumasına da, niyeti pek hayra alamet değil. Güneş her sabah doğarken sanki ‘bugün kimi terleteceğiz bakalım?’ diye yoklama alıyor ellerini ovuşturarak.
Gerçi bahar, bu yıl bizi ziyadesi ile şımarttı.
Yağmurlar yağdı, rüzgârlar esti, serin günler yaşadık. Öyle ki bazıları neredeyse mevsimlerin tövbe ettiğini düşündü. Meğer tabiat bize bir güzellik yapmıyormuş, sadece yaklaşan sıcağın özrünü peşinen gönderiyormuş.
Eyvah eyvah…
İşte şimdi hesap vakti.
Yakında klimalar bizlere küsecek.
Vantilatörler sıcak havayı bir köşeden diğerine taşıyarak çalışıyormuş gibi yapacak.
Duştan çıkan insan, banyodan salona varmadan yeniden terlemenin rekorunu kıracak.
Bir ağaç gölgesi gördüğümüzde ona eski bir dost gibi sarılmak isteyeceğiz.
Tam burada insanın aklına tatsız bir soru geliyor:
Biz neden en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri en az seviyoruz?
Soru önemli ve ölümcül.
Mesela ağaçları…
Gölgelerini seviyoruz ama kendilerini pek değil.
Kesilirken sessiz kalıyoruz, yok olduklarında ağıt yakıyoruz.
Trafiği sevmiyoruz.
Kuralları sevmiyoruz.
Komşuluğu sevmiyoruz.
Birlikte yaşamayı sevmiyoruz.
Kendimizi bile bazen yarım yamalak seviyoruz…
Fakat bütün bunların arasında en kırgın bıraktığımız şeylerden biri de tarihimiz.
Özellikle de SURLARIMIZ.
Şehrin ortasında binlerce yıldır duran, nice hükümdar görmüş, nice savaş atlatmış, nice medeniyeti sırtında taşımış o görkemli caanım surlar…
Onlar bizimle aynı şehirde yaşıyor ama çoğu zaman komşumuz olduklarını bile hatırlamıyoruz.
Düşünün…
Binlerce yıl önce yapılmışlar. Ne vinç var, ne beton mikseri, ne bilgisayar ve ne de yapay zekâ.
Sadece insan aklı, emek, sabır ve alın teri.
Bugün ise cebimizde dünyadan daha akıllı telefonlar taşıyoruz ama surlarımızın bir taşına sahip çıkmakta zorlanıyoruz.
Teknoloji çağında yaşıyoruz ama bazen medeniyet konusunda birkaç bin yıl geriden geliyoruz.
İnsanın bunu söylerken yüzü kızarıyor.
Sizi bilmemem ve ilgilenmem ama benim yüzüm kızarıyor.
Surların kıymeti özellikle yaz günlerinde daha iyi anlaşılıyor.
Bir köşesindeki gölgeye sığınıp oturduğumuzda, tarihin sadece müzelerde sergilenen bir şey olmadığını fark ediyoruz.
Tarih, bazen bir duvarın gölgesidir.
Bazen bir taşın serinliğidir.
Bazen de bunaltıcı bir günde ciğerlerinize dolan nefestir.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bu sorunun cevap listesini kısa tutacağım ama varın sizler uzatın cevapları.
Bir yerinden gedik açıyoruz.
Bir köşesini işgal ediyoruz.
Bir yanını hoyratça kullanıyoruz.
Sonra dönüp ‘Bu tarihi eserler neden korunmuyor?’ diye soruyoruz.
Bakın kendimi de katıyorum bu işin içine.
Sanki gece herkes uyurken, gizemli bir tarih düşmanı gelip bütün tahribatı yapıp gidiyor.
Suçlu hep meçhul.
Mağdur hep tarih, tarihimiz.
Geçenlerde bir arkadaşım yapay zekâ kullanarak Diyarbekir Surlarının gelecekte nasıl değerlendirilebileceğine dair bir video hazırlamıştı.
İzledim.
Sonra birkaç defa daha izledim.
Sıcaklar bastırınca tekrar izledim.
Allah için, insanın içini ferahlatıyor.
Yürüyüş yolları, dinlenme alanları, kültürel mekânlar.
Bildiğiniz yaşayan bir tarih…
Öyle güzel görünüyordu ki bir ara videonun içine girip gölgesinde çay içmek istedim.
Çünkü mesele sadece geçmişi korumak değil.
Mesele geçmişi bugünün hayatına katabilmek.
Surları sadece turistlerin fotoğraf çektiği bir dekor olmaktan çıkarıp şehrin nefes alan bir parçası yapabilmek.
Asıl maharet burada.
Bugünlerde sıcaklık kırk derecenin üzerine çıkarken- çıkacak elbette-, surların küçücük bir gölgesi bile insana nimet gibi geliyor.
Kim bilir…
Belki de binlerce yıl önce o taşları üst üste koyan ustalar, bir gün torunlarının, torunlarının torunlarını güneşten koruyacağını bilmiyordu.
Ama biz biliyoruz. Hem de çok iyi biliyoruz.
O halde surlarımızı sevmek için yeni sebepler aramayalım.
Zaten yeterince sebeplerimiz var.
Tarih oldukları için sevelim.
Şehrimizin hafızası oldukları için sevelim.
Bizi biz yapan hikâyeleri taşıdıkları için sevelim.
Ve biraz da şu yakıcı Yaz güneşinde gölge oldukları için…
Çünkü bazen medeniyet, bin yıllık bir taş duvarın altında serinleyip ona minnet duymaktır.