Türkiye’deki Alevi nefretinin ya da Alevi fobinin bir anda ortaya çıkan bir olgu olduğunu söylenemeyeceğine dikkat çeken Çakmak, hukuk önünde Alevi nefretine ilişkin cezasızlık politikası uygulandığını söyledi.
Yalçın Çakmak’ın derlediği “Aleviliğin Son Yüzyılı” kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. “Aleviliğin Son Yüzyılı” derlemesi; Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla oluşturuldu.
Yalçın Çakmak, Alevilik açısından güncelliğini koruyan konular ve sorular etrafındaki tartışmaları farklı yönleriyle ele alarak bunlara cevaplar ve yorumlar geliştirmeyi amaçlayan “Aleviliğin Son Yüzyılı” kitabını ve Alevilere dair güncel gelişmeleri dair PİRHA’dan Nuray Atmaca ve Diren Kreser’in sorularını yanıtladı.
“ALEVİLİK TANINMIYOR, TANIMLANIYOR”
-Aleviliği tanımak yerine neden tanımlanıyor?
Yalçın Çakmak: Bu konuyla ilgili Birikim dergisine bir yazı yazdım. Bunun başlığı Alevifobi ve Aleviliği “Tanımlayarak” tanımama idi.
Aleviliği tanımlama meselesi elbette ki bugün Aleviliğe mensup, Alevi geçmişe sahip, bizzat Alevi olarak kendini ifade eden insanlar ya da gruplarda bir hak olarak kendi içlerinde bir tartışma konusu. İşte bir kısım, bir kesim ‘Alili Alevilik’ derken bir kesim ‘Alisiz Alevilik’ üzerinden bir tanımlamaya gidiyor.
İşte bununla birlikte işte Alevilik İslam için midir? İslam dışı mıdır? Alevilik ya da bir etnik grup ile yani Türklük müdür, değil midir? Bunun gibi bir takım tartışmalar var. Ve elbette ki bu tartışmaların beslendiği uzun erimli de bir süreç söz konusu. Şimdi Alevilerin kendi içerisinde ele alacağımız bir üst başlıkken saydıklarım bunun alt başlıkları.
Bir de Aleviliği, Alevi olmayanların tanımlama gibi bir keyfiyet içerisine girdiklerini görüyoruz. Tabii bu keyfiyet kelimesi basit kaçmasın. Bu aynı zamanda geri planda da bir resmi ideoloji. Yer yer Alevilere dair özellikle bürokrasiden, Alevi olmayanların açıklamalarında şunu görüyoruz. Alevilik nedir? Alevilik Ali’yi sevmektir. Ya da ‘Alevilik Ali’yi sevmekse biz de Aleviyiz’ yönlü ifadeler var. Fakat burada bunu söyleyenler de çok iyi biliyorlar ki Alevilik sadece Ali’yi sevmekle alakalı bir şey değil. Şüphesiz ki Hazreti Ali, 12 İmam kültü, Kerbela motif bu inanç içerisinde, geleneksel Alevilik içerisinde önemli oranda bir yer almıştır. Tabii buna eleştir getirenler de olabilir.
Bunun sonradan eklemlendiğini, Safavilerden önce bu tür vurguların olmadığını bu yönde bir tartışma da söz konusu. Ama en nihayetinde Ali’yi seven ve bunu şiirlerinde çok açık bir şekilde ifade eden Pir Sultan Abdal’ın, Ali sevgisine rağmen öldürüldüğünü biliyoruz. Ali’yi sevenler de aslında tarihte çok büyük katliamlara, ayrımcılığa maruz kaldıklarını, bugün de çok net bir şekilde görüyoruz. Demek ki bu mesele Hazreti Ali’yi sevmekle tanımlanacak bir mesele değil.
Şimdi bu tanımlamanın özellikle Alevi olmayanlar tarafından yapılması aslında bir yanıyla makbul Aleviliğin sınırlarını çizip ya da onlara göre “doğru” Aleviliğin sınırlarını çizip, kendileri bunun gibi düşünmeyenleri tabiri caizse kriminalize etmektir.
Aleviler bugün kendileri dışındaki gruplarca, kişilerce tanımlanıyorlar. Kendilerince işte doğru Alevilik budur. Dolayısıyla siz bu Aleviliğe inanıyorsanız sizi kabul ediyoruz. Ama bunun dışındakiler farklı muamele görüyorlar. Bu doğru bir şey değil. Siyasiler özellikle bunu söylüyorlar. Ama siyasilerin de takdir edersiniz ki söyledikleri sözlerin, cümlelerin 500 yıllık bir fay hattından bahsediyoruz. Elbette ki daha öncesi de var ama bu fay hattının özellikle sinir uçlarına dokunduğu, bu ülkede yaşayan Alevilerin tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşların büyük tepkiler gösterdiğini görüyoruz ki bu tepkilerde de haklılar.
Aleviler, “Yol bir sürek bin bir” anlayışını bir kenara itip birbirlerine düşmansı bir şekilde birbirlerini hırpalamamaları gerekiyor. Ama aynı zamanda Aleviler ortak bir vurgu olarak “Bizi tanımlamayın, bize rol biçmeyin. Kamusal hayatta görünürlülüğümüze yönelik pejoratif, aşağılayıcı üslubun bir kenara bırakın. Sosyal medyada ve farklı platformlarda Alevilerin inançlarıyla, yaşantılarıyla dalga geçilmesini, hedef gösterilmesi bırakın” diyorlar ve bu çok insani bir şey. Tanımlama tahakkümünün aslında bırakılması gerekiyor.
“ALEVİLER ÜZERİNDE TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK UYGULANDI”
-Alevilik ve Türklük ilişkisi Cumhuriyetin kurucu gücünde nasıl yansımasını buldu? Alevi düşünce dünyasında “Köprülü paradigması” nasıl etkili oldu?
Yalçın Çakmak: Biz Aleviliği bugün hani en azından modern bilimin metodolojisi ya da yöntemiyle ele aldığımız zaman Aleviliğin geleneksel bir hattının olduğunu ve aynı zamanda da modern dönemde de Aleviliğin farklı değişen koşullar, dinamiklerle beraber farklı anlayışlar da ürettiğini, yaşam koşullarının değişmesiyle beraber dönüştüğünü görebiliyoruz.
1900’lü yılların ortasından itibaren Türkiye’nin önemli bir değişim dönüşümüne işaret eden kırdan kente göç yaşanıyor. Beraberinde de Alevilerin yaşamış oldukları kırsal hayattan büyük şehirlere ve Avrupa’ya yöneliyorlar. Büyükşehir gitmeleriyle beraber oralarda, şimdiye kadar temasta bulunmadıkları farklı topluluklarla ve inançlarla karşı karşıya geldiklerini görüyoruz.
Şimdi tabii ki daha öncesinde işte Cumhuriyet’in kuruluşu ve elbette ki Cumhuriyet’in bir ittihatçı bakiye üzerinden yükselmesi, o ittihatçı düşünce yapısının, kafa yapısının Sünni ulus devlet motivasyonuyla hareket ettiğini biliyoruz.
Bu ideoloji ile beraber işte Anadolu’nun muhtelif yerlerinde gerçekleştirilen işte nüfus politikaları, toplumsal mühendislik uygulamaları ve asimilasyon politikası da söz konusu.
Bu politikaların ve uygulamaların inançsal ve kültürel bir boyutu da var. İşte bu inançsal ve kültürel boyut içerisinde özellikle Alevilik, tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşlığa özel bir başlık açıldığını görüyoruz. Baha Saitler, sonrasında Yusuf Ziya Yörükhanlar, tabii daha öncesinde işte Aleviliği Türklükle çıpalayan ve Türklük üzerinden bir izahata girişen, Aleviliğin aslında Orta Asya’daki Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce kabul ettikleri İslam anlayışının Şamanizm’le harmanlanmış bir özgün formatı olduğu ve bu özgün format içerisinde işte Ahmet Yesevi kültünün Hacıbektaş üzerinden bu inanç içerisinde çok önemli bir yere tekabül ettiğinin yazılıp, çizildiği bir dünya var.
“ALEVİYSEN TÜRKSÜN, TÜRK’SEN ALEVİSİN” SÖYLEMİ ÖNE ÇIKARILIYOR
Ama tabii ki en önemli şey neydi? Alevilik eşittir Türklük. Şimdi böyle bir anlatı oluşturuluyor ve bu anlatı üzerinden o güne kadar Alevilerin açık olmak gerekiyorsa kendi içlerinde ya Türklük ya da Kürtlük üzerinden kendilerini tanımlamadıkları yeni neler geliyor? Ön sıfatlar işte. Kürt Alevisi, Türk Alevisi ve tabii ki bu resmi ideolojinin yaptığı Türk Alevisi. “Aleviysen Türksün, Türk’sen Alevisin” söylemi öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Aleviliği Türklükle eşitleyip bunun üzerinden bir ideoloji inşa etmeye çalışılıyor.
Aslında Alevilere 100 yıl öncesinde yapıldığı gibi bugün de aynı şekilde bir tanımlama var. Siz Aleviliği tanımlıyorsunuz. Aleviliği tanımlıyorsunuz ve Alevilere adeta dışarıdan dışarıdan bir ideoloji ya da bir anlayışı dayatıyorsunuz. Bunu sadece sözle yapmıyorsunuz. İktidar olmanın verdiği bütün olanakları kullanarak yapıyorsunuz.
Geçmişle bugün arasında değişen elbette ki nüans farklılıkları var ama mantalite olarak baktığımız zaman aslında metot olarak çok daha örtüşüyor.
Şimdi Cumhuriyet döneminde de böyle bir politika Alevilere yönelik bu politika yapılırken geri planda Türk, Sünni, Hanefi hat üzerinden bir inşaata soyunuldu. Ama en nihayetinde Alevilere yönelik böyle özel bir ajanda üzerinden hareket edilirken yani Cumhuriyet’in o ulus devlet mantalitesi uyarınca Alevilik Türklüğe tahvil edilerek asimile edilmeye çalışılırken, bu sadece Alevilere yönelik bir politika olmadı. Evet, Aleviler hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde büyük katliamlardan geçtiler. Ama bu cumhuriyetin ulus, devlet, Sünni, Hanefi politikasından Nakşibendi olanlar da payına düşenleri aldılar. Yani cumhuriyet dönemindeki Kürt iskanlarında, Kürt sürgünlerinde nakşibendi şeyhlerinin de özellikle bir hedef haline getirildiğini görüyoruz. Çünkü burası Hanefilikle uyuşan bir hatta sahip değil.
Şimdi Alevilik bir taraftan Türklüğe çıpalanmaya çalışılırken yani Alevilere yönelik gerçekleştirilecek propagandalarda Türklük üzerinden sisteme entegre edilmeye çalışılırken geri planda yazılan raporlarda Aleviler ya da Kızılbaşların büyük bir nefret objesi olarak yazıldığını görüyoruz. Alevilerin, Ehli Sünnet ve cemaat denilen Sünni İslam’a entegre edilmesi yani Sünnileştirilmesi politikası ve bunun gibi birçok pratik uygulamaya gidiliyor.
SÜRGÜN POLİTİKASI
Ama bunlar içerisinde mesela dikkat çekici olan bir uygulama daha var. Alevi pirleri ve dedelerinin Osmanlı da olduğu gibi sürgün edilme politikasının Cumhuriyet döneminde de uygulandığını görüyoruz. Bunun için Cumhuriyet’in 1937-38 politikaları ve sürgün edilen kişilerin kimliklerine ve gittikleri yerlere bakabilirsiniz. Dolayısıyla Cumhuriyet boyunca da her dönem Alevileri bir şekilde tanımlama ama kendi özel ajandaları içerisinde de Alevileri bir nefret objesi haline getirildiğini de görüyoruz. Bu yapıldı mı? Yapıldı.
1950’lerle birlikte Alevilerin şehirlere gitmeleriyle beraber Alevilere ait gettolar ya da gecekondular oluştu. Yüzyılların nefret etme hali Maraş Katliamı’nda ortaya çıktı. Alevi nefretini taşıyan ve olası bir itekleme ya da teşvikle içindeki nefreti çok vahşi bir şekilde boca eden bir pratikler silsilesini gördük. Bu pratikler silsilesi sadece Maraş’ta söz konusu olmadı. Yani 70’li yıllarda irili ufaklı birçok yerde Malatya’da, Elazığ’da, Erzincan’da, Sivas’ta gördük.
İNSAN YAKMAK…
Sivas’ta yapılan şey hiç şüphesiz ki söz de ifade edilecek bir şey değil; İnsan yakmak. İnsan yakmak denilen o şeyin kendisinin de aslında beslendiği bir toplumsal geri plan var. Bir tarih var. Çünkü biz Alevilerin geçmişte de 16. yüzyılda da yakıldığını görüyoruz. 18. yüzyılda da yakıldıklarını görüyoruz. Yüzü aşkın Kızılbaş’ın Afyon’da bir tekkenin içerisine kapatılıp kaymakam tarafından ve oradaki dışarıdaki toplulukların da müdahil olmasıyla diri diri yakıldıklarını görüyoruz. Biz bunun aynısını 1896’da Malatya Dumuklu’da da görüyoruz. Orada da müdahale ederken o insanların içeriden çıkmaları için evlerinin ateşe verildiğini biliyoruz.
OSMANLI DEVLETİ’NDE YAŞAMIYORUZ ARTIK
Şimdi bu yakma, ihrak-ı binnar dediğimiz şey bu terim ve kavram olarak zaten bir zihniyet dünyasına işlenmiş. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevi nefretinin ya da Alevi fobinin bir anda ortaya çıkan bir olgu olduğunu söyleyemeyiz. Bunu tarihsel anlamda uzun yüzyıllara uzanan uzun ve bir hattı var. Alevi’yi öldürmek, Alevi’ye zarar vermek, Alevi’ye küfretmek, Alevi’yi mum söndürmekle itham etmek… Kavramlar zihinsel süreklilik içerisinde taşınıp gelmiş. Fakat biz Osmanlı Devleti’nde yaşamıyoruz artık. Biz laik ve modern olduğunu söyleyen, hukuk devleti olduğunu söyleyen bir ülkede yaşıyoruz. Bu hukuk devleti içerisinde herkese karşı eşit mesafede yaklaşması gereken bir devlet aklının özlemi, beklentisi içerisindeyiz.
CEZANLADIRILMALI
Fakat bugün yaşadığımız ya da gördüğümüz şey ne yazık ki bu değil. Devletin bu hususta kör ya da sağır olmak gibi bir yanı olmalıdır. Çünkü hukuk devleti budur. Kör olur, sağır olur. Yani birilerine karşı tarafgir olmaz. Ama burada şunu görüyoruz. İşte Sivas Katliamı’nın hukuki olarak geldiği nokta ortada. Bunun yanında sosyal medyada Alevilere yönelik yapılan hakaretlerin önü var, ardı yok. Bugün bunların hiçbir inanca yapılmaması, yapanlarında cezalandırılması gerekiyor.
NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI ADIM ATILMIYOR
Bazen toplumun din ve ahlaki değerlerini aşağıladığı için tutuklandığını görüyoruz. Ama yine aynı şekilde Alevilere yönelik de bu tür beyanlarda bulunduğu zaman ben açık olmak gerekirse bugüne kadar kimseye bir yaptırım ya da hukuki bir işlem yapıldığını görmedim. Siyasetçi çok rahat bir şekilde Aleviliği tanımlayıp kendisinin makbul gördüğü dışında kalanlara her türlü sözü söyleme, her türlü provokasyonu ifade etme hakkını kendinde görüyor. Gazeteci canlı yayınlarda Suriye’deki Alevilere yönelik katliamı onaylayan cümleler söyleme hakkını kendinde görüyor. Ama bunlara yönelik ne yazık ki böyle yaptırım gücü olan bir şey görmüyoruz.
“ALEVİLER VE KÜRTLER ARASINDA AYRIŞMA YARATILMAYA ÇALIŞILIYOR”
– Alevilerin tarihini hep başkaları yazdı ve tanımladı. Son yıllarda Alevi yazarların kendi toplumunu ve inancını yazması bu paradigmaya karşı koyuş mu?
Elbette ki Alevilik özellikle Cumhuriyet döneminde Hep dışarıdan tanımlandı. 1950’lere kadar Alevilerin farklı siyasal tercihleri oldu işte, değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı Demokrat Parti’ye de oy verdiler. Adalet Partisi’ne de kısmen oy verdiler. Ama en nihayetinde Demokrat Parti’nin ve sonrasındaki ardılı Adalet Partisi’nin daha Sünni bir çerçeve üzerinden siyaset yapması Alevileri tedirgin edip, başlangıçta Cumhuriyet Halk Partisi, 60’lar ve sonrasında Türkiye Barış Partisi, TİP ve en nihayetinde de sol örgüt daha yakınlaşmasını beraberinde getirdik. Ki bu çok aslında olağan bir şey. Çünkü sürekli siz evinizde Kerbela’yı dinliyorsunuz. Kerbela’da katliamın nasıl yapıldığını dinliyorsunuz. Pir Sultan’a yapılan haksızlığı dinliyorsunuz. Nesimiye yapılanı dinliyorsunuz. Sürekli bu anlatılar üzerinden büyüyorsunuz ve karşı olanağı bir temsiliyet alanı buluyorsunuz. Türkiye’deki üç büyük sol örgütün kurucuları içerisinde Alevilerin olması. Daha sonrasında Kürt siyaseti içerisinde de Alevilerin olması, hem de daha ağırlıklı bir şekilde olması. Hatta onun bugün de bir problemmiş, bir sorunmuş gibi nüksettirildiğini de görüyoruz.
Aleviler açıkçası Cumhuriyet döneminde 1990’lara gelinceye kadar kendi tarihlerini yazma hususunda daha çok bu seküler marksist oluşumlarla, gruplarla, örgütlerle, ilişkileri hasebiyle buna çok fazla yoğunlaşmadılar. Ama 1990’larda değişen dünya dengeleri ile birlikte Alevilerin özellikle Sivas’ta beraber başlayıp Gazi’de ve sonrasında devam eden süreçte Alevi kimliklerine yöneldiklerini, Alevi tarihine dair daha giderek büyüyen bir neşriyat, bir yayın faaliyeti, bir düşünsel faaliyet içerisine girdiklerini görüyoruz.
Dolayısıyla bu durum içerisinde Aleviler kendi tarihlerine daha fazla yoğunlaşma, o tarih içerisinde belki de o seküler hayattan, belki de o Marksist damardan ya da farklı hususlardan ötürü farklı Alevilik okumaları da çıktı. Yani geleneksel Alevilik evet, onu yaşayanlar halen vardı. Bugün de varlar. Fakat Aleviliği sadece İslam tarihiyle açıklamayan, onu daha geniş bir skala içerisinde açıklayan bir akım da çıktı. Ve bu neşriyatların çoğalması, Alevilerin kendi içerisinde bir düşünsel faaliyet içerisine girmesi, farklı düşünceler de olsa böyle bir genişlik yarattı.
Fakat burada şöyle bir şey vardı tabii ki. Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi 1990’larda da benzer bir mantık yürütüldü. Belgenin diliyle konuşursak, 1920’lerde çıkan bir Bakanlar Kurulu kararında “Sünni Kürtler arasındaki ilişkiyi laiklik üzerinden kesmemiz gerekiyor. Onların birbiriyle temaslarını engellememiz gerekiyor. Çünkü bu temasın kendisi, bu yakınlaşmanın kendisi bize çok büyük bir ciddi tehlike oluşturacak” deniyordu.
Ve aynı bu politikanın kendisinin 1990’lı yıllardan itibaren de Alevi hareketindeki yükselmeye başlayan bir Kürt realitesi ile de bütünleşmesi, temas etmesi, birbirlerinin dertlerine, sorunlarına hemhal olmaları, konuşmaları ve sadece bu iki grup için değil, Türkiye’de sınırları çizilen ve diğerleriyle temaslarının hiçbir şekilde kurulmaması isteniyordu. Çünkü insanlar birbiriyle konuştuğu zaman birbirini anlayacaklar.
Aleviler ve Kürtlerin özellikle 90’larda iki dinamik olarak Türkiye’de yükselişe geçmesi birilerini rahatsız etti. Aynı şeyin aslında bugün de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. İçinden geçtiğimiz bir demokratikleşme süreci, bir barış süreci var. Bunun aktörleri var. Önce bir işin metoduna yönelik bir başlangıç yapma zamanındayız ama bu başlangıcın kendisi bile özellikle belirli çevreler tarafından istenmediğini ya da sabote edilmeye edilmeye çalışıldığına dair sinyaller görüyoruz. Bunu istemiyorlar.
Burada neyi görüyoruz? Alevlik ile ilgili aynı makara başa sarıyor: Alevilik eşittir Türklüktür. Alevinin Kürt’ü olmaz. Bu tartışmalar tekrar nüksediyor, tekrar alevleniyor değil mi?
Açıklamalar yapılıyor. Tarihteki belirli aktörler taraflarca farklı okunuyor, farklı konuşuluyor. Dolayısıyla bugün bunları yine görüyoruz. Fakat tarih elbette ki yüzleşilmesi gereken, elbette ki hesap sorulması gereken bir boyut varsa tarihi ortaya katarız. Ama tarih sürekli ve sürekli acıların bir hesaplaşmada ya da kötü niyetli bir hesaplaşmada çağrılıp tarafların birbirleriyle diyalog kurmasının önünde bir engel haline de getirilmemeli. Ama ne yazık ki Türkiye’de barış sürecini konuştuğumuzda, 2013’de konuşurken de, bugün de konuşurken de sürekli iki dinamiğin, iki grubun nedense karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Tabii ben burada Kürt’lük ve Aleviliği birbirinden ayrı kompartmanlar olarak düşünmüyorum. Alevlik aslında Türk’ü de, Kürt’ü de dikey kesen Kürt Alevisinin de olduğu, Türk Alevisinin de olduğu bir inanç.
Herkesin Barış Süreci’ne dair şüphesiz ki bir takım endişeleri olabilir. Bunlar çok haklı endişeler. Elbette olacak. Kürt’ün de olacak, Türk’ün de olacak. Ama barış dediğimiz şey, diyalog dediğimiz, uzlaşma dediğimiz şey bir şeyden ödün vererek, kendisinin yaşadığının bir başkasının başına gelmemesi, empati kurması değil midir? Dolayısıyla intikamımın alınması duygusuyla hareket etmiyor. Yani benim çocuğum öldü, bir başkasının çocuğu ölmesin diyor. Bir başka anne, bir başka baba, bir başkası bu acıyı yaşamasın.
Aynı şey Aleviler için de geçerli. Bunu Alevilik Aleviler için de düşünebiliriz. Ama siz sürekli bu gibi süreçlerde barış dilinin ötesinde bir üslupla yaklaştığınız zaman burada samimiyetten ziyade bir art niyetin olduğunu görüyorsunuz.
HER TARTIŞMAYA ALEVİLERİ KATIYORLAR
Dolayısıyla Türkiye’de kamusal hayatta Alevilik ve Aleviler sürekli bu tartışmaların merkezine çekilen bir noktada duruyor. Laiklik tartışması olur, Alevilik çekilir, laikliğin bekçisi, laikliğin koruyucusu ilan edilir. Türkiye’de ciddi anlamda bir laiklik yaşandı, uygulandı da bizim mi haberimiz yok? İşte hakimler, savcılar kurulu konuşulur, Alevilik tartışılır. Ordu konuşulur, Alevilik tartışılır. Yargıdan Aleviler muzdarip olmadı da bizim mi haberimiz yok? Orduda Aleviler varmış. Yani sanırsınız Eski Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte yargıda, orduda Aleviler vardı ve Aleviler güllük gülistanlık bir hayat yaşıyorlardı. Bu ülkede Alevilere Maraş yapılmadı mı? Bu ülkede Alevilere Sivas yapılmadı mı? Bu ülkede işte Gazi yapılmadı mı? Yani Aleviler sürekli bir nefret objesi haline getirilmedi mi?
Ne yazık ki üzülerek ifade etmem gerekiyor ki bu tartışmaların bunca zulmü yaşamış, bunca baskıyı yaşamış, mağduru olmuş Aleviler içerisinde birbirlerini artık dinlemeden birbirlerine ağır ifadelerin kullanılmasına tanık olmak, şahit olmak üzücü bir şey. Şimdi kamusal hayatta bir tarafta dışarıdan Alevilere yönelik bir anlayış var. Fakat bu anlayışın artık çeşitli grup ya da kurumlar tarafından Aleviliğin içerisinde ikame ettirilmeye başlandığını görüyoruz. Bunu yapanlar Aleviliğin kendi içerisindeki o barış diliyle süreci okumuyorlar.
BARIŞ MAYASINDA ZATEN VAR
Bu topraklarda en büyük zulmü sistematik olarak yüzyıllar boyunca yaşamış, yok edilmiş, ölümle karşı karşıya gelmiş bir inancın mensupları olan Alevileri barış karşıtlığıyla suçlayamazsınız. Onlara böyle bir şey yükleyemezsiniz. Alevilik barışa nasıl karşı olabilir? Yöntemine karşı olabilir. Geleceğindeki beklentilerinin karşılanmayacak olabileceğine dair endişeleri olabilir. Ama genel itibariyle Alevilik doğası itibariyle zaten barış dili üzerinden hareket eden ötekiye saygı, 72 millete aynı nazarla bakmaktan bahseden bir inançtan bahsediyoruz. Barış mayasında zaten var. Rızalık mayasında var. Şimdi siz kalkıp bunun üzerinden siyasilerin, belirli siyasi parti genel başkanlarının milliyetçi hezeyanları üzerinden bu süreci baltalamak için bazı Alevilerin üzerinden böyle bir genelleme yapmaları yani hayatın olağan akışına da, tarihin olağan akışına da uygun bir şey değil.
“ZİHNİYET DEĞİŞMELİ”
-Alevilere yönelik nefret söylemi ve Alevifobi yeniden yükselmesi tesadüf değil ol zaman?
Sosyal medyada yazılan yazılarda, gazetecilerin yazdığı yazılarda, televizyon programlarında, siyasetçilerin konuşmalarında bu söylemin nüksettiğini görüyoruz. Bu bir dil sürçmesi elbette ki değil. Fazıl Hüsnü Dağlarcan’ın dediği gibi ‘Sözcüklerimiz parmak izlerimizdir’. Yani bizim bize dair bizi tanımlayan şeyler, bilinçaltımız değil mi? Devr aldığımız, miras aldığımız bir dilin kelime haznesi. Dolayısıyla burada niyet aslında gözüküyor.
Burada bir zihniyeti işaret etmek istiyorum aslında. Şimdi bu zihniyet nasıl değişecek? Bu zihniyeti nasıl değiştireceğiz? Bu zihniyet gerçekten de nasıl değişir? Gerçekten de laik, seküler hayatı benimsemiş, herkese karşı eşit mesafede yaklaşan, hiçbir inancı ötelemeden, ötekileştirmeden ifade ve yaşam alanını sunan demokratik hukuk devletinde olur. Ama bugüne kadar bunları konuşuyor olmak, bırakın yaşamayı, bunları konuşuyor olmak aslında bu arzu ya da beklenti duyduğumuz düzenin ya da sistemin aslında olmadığının göstergesidir.
DİYALOG KURALIM
Dolayısıyla bugün bütün ön yargıları bizim zihinlerimize, toplumun zihinlerine bu düşmanlığı aşılayanların yaratmış oldukları bütün bu ön yargılara bir reset atalım. Bunları bir silelim. Konuşalım, diyalog kuralım.
Fakat bugün aslında dışarıdan Aleviliği tanımlama keyfiyetinin getirmiş olduğu bu problemli yan kadar Alevilerin kendi içerisinde birbirlerine düşmanlaştırıcı bir hat üzerinden karşı karşıya getirilmeleri gibi bir durumla da karşı karşıyız. Yani bu sadece dün başlamadı, yarın da bitmeyecek. Bu çok kötü bir şey.
Alevilerin oysa ki bu asimilasyon politikalarını konuşmaları, Alevilerin demokratik, laik bir hukuk devletindeki hak taleplerini konuşmaları, Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Diyanet üzerinden dayatılan o tekçi formun reddedilmesi, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin kaldırılması gibi konular etrafında farklılıkları olsa da birbirleriyle konuşabilecekleri bir ortam oluşturulmalı. Yani bunu düşünmeleri gerekiyor. Dolayısıyla bence Alevilerin talep ettikleri hakkı, hukuku, hoşgörüyü kendi içlerinde de daha güçlü bir şekilde yaşatmaları, korumaları gerekiyor. Aksi takdirde bu büyük bir parçalanmışlık getirir ve bu parçalanmışlık da siyasal hayatta muhatap alınmada büyük bir engel olarak görülür.
Siyasallaşmış Alevilik, siyasal Aleviler, Aleviliğin siyasallaşması gibi farklı farklı. Keşke Alevilik siyasallaşabilseydi. Keşke Aleviler siyasal hayatta bu içindeki farklılıklar üzerinden birbiriyle çatışıp birbiriyle tartışmaktan ziyade olumlu anlamda elbet tartışılsın.
Alevi uluları ne diyor: Yol bir, sürek bin bir. Aleviler şunu bilsinler ve düşünsünler ki bu söz bile böyle durduk yere ya da laf olsun diye söylenmiş bir söz değil. Kendi içindeki o farklılıkları, o çeşitlilikleri, o güzellikleri, o süreklilikleri bu şekilde kabul etmiş, değil mi? Kendi içinde homojenleşmeye karşı çıkmış. Aslında bu bir savunma, bir koruma. Kendi içlerinde böyle bir çeşitliliği muhafaza etmiş bir inancın mensuplarını bugün ötekileştirici bir dili bırakmaları gerekiyor.
Genel itibariyle barışın gönüllü taraftarı olmaları gerekiyor.
“ALEVİLERİN GÖRÜNÜRLÜĞÜ ARTTI”
-Sanat, edebiyat ve medya alanındaki gelişmeler Aleviliğin kamusal alanını genişletti mi?
Elbette ki Aleviliğin görünürleşmeye başlaması cumhuriyetin kuruluşuyla itibaren işlenen bir konu işte. Hatta 1921’den itibaren Yakup Kadri’nin yazdığı romanlarda, Peyami Safa’nın 26-27’de yazdığı hikayeler ve öyküler va. Fakat burada ne vardı? Alevilik yine çeşitli ithamlarla karşı karşıya bırakılıyor. Bunlar üzerinde sürekli hedef haline getiriliyor.
Fakat sonrasında elbette ki Aleviler de aslında kamusal hayatta edebiyat, müzik, sinema gibi alanlarda görünürleşmeye başlıyorlar.
Edebiyatta dışarıdakilerin gördüğü Alevilik üzerinden, nefret suçu içeren dile getiriliyor, ifade ediliyor. Aleviler de artık bu alanın içerisine girdiler. Edebiyatın da içerisindeler, sinemanın da içerisindeler, siyasetin de içerisindeler. Şimdi bu görünürleşmeye başlıyor. Aynı zamanda sosyal medya artık hayatın her alanında. Yani takip etmeseniz bile istemsiz bir şekilde önünüze gelen ekrandan değil mi? Bir şekilde görüyorsunuz. Yani hayatın her alanına herkes birbirini hayatına bir şekilde giriyor. Kabul edersiniz, etmezsiniz.
GÜÇLENEN BİR ALEVİ ENTELEKTÜEL KESİMİ VAR
Ama giderek güçlenen bir Alevi entelektüel kesiminin olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Akademide hakeza yine öyle. Akademi alanında Alevi tarihçiler geçmişte yaşananları araştırıyor, ön plana getiriyor ve bunları tartışıyorlar. Sosyologlar Alevilere yönelik gerçekliği farklı bir mecradan ortaya katıyorlar. Alevi teolojisini bugün konuşuyoruz değil mi? İşte bunların hepsi Alevilerin var olma mücadelesi, kendilerini kamusal hayatta gösterme mücadelesi. Şimdi siz kendinizi kamusal hayatta, alanda göstermezseniz tabiri caizse bilimin de konusu olmazsınız.
Siz hak alma mücadelesi veriyorsunuz, hakkınızı alıyorsunuz. Bu mücadeleyi yürütmezseniz ki Aleviler bu mücadeleyi yürüttükleri için görünür oldular. O yüzden bir araştırma konusu haline geliyorsunuz. Çünkü bilim de sizden güç alıyor.
CESUR OLMADILAR
Evet, bilimin tarafsız olması, bilimin nesnel olması, hakikati söylenmesi gerektiği, evet bu çok kitabi bir ifade. Ama ne yazık ki bu ülkede bilim insanları tarihin bir dönemine bu kadar cesur da olmadılar. Değil mi? Cesur olmadılar. Hakikati söylemek, gerçeği söylemek konusunda, doğruyu söylemek konusunda bu cesareti gösteremediler. Bu sadece Alevilik hususunda da değil, farklı hususlarda da böyle. Gösteremediler. Ama ne oldu? Ülke demokratikleşirse, insanlar daha rahat ifadelerini daha özgür bir şekilde dile getirecekleri bir ortama kavuşurlarsa buradan yeni fikirler çıkar. İnsanlar daha özgür bir şekilde kendisini ifade eder.
YARIN BAŞIMA BİR ŞEY GELECEK ENDİŞESİNİ TAŞIMADAN KONUŞMALIYIZ
İşte bilim insanı açısından da benim bu sürece bakış açım aslında kendi meslek mesleğim boyutuyla bir tarihçi olarak da bakış açım açısından da bu süreci bu anlamda kıymetli ve değerli buluyorum. Yani bu elbette ki bir başlangıç. İnsanların birbirleriyle fikirsel olarak tartıştıkları, birbirlerini ikna ettikleri bir süreç ve bir bilim insanı olarak ben bir şeyi söylediğim zaman yarın başıma bir şey gelecek endişesini taşımadan söylemem gerekiyor.
MUTLAK HAKİKATİ ARAMIYORUZ
Aydın konuştuğu zaman işinden olacaksa, hapse atılacaksa konuşur mu? Konuşmaz. O yüzden de konuşmaktan, düşünmekten bu ülkenin Türk’ü de, Kürt’ü de, Alevisi de, Sünnisi de korkmamalı. Biz mutlak hakikati aramıyoruz. Yani bana göre doğru olan ona göre olmayabilir. Ama önemli olan şey şu. Bizim farklılıklarımızla, çeşitliliklerimizle bir arada yaşayabileceğimiz bir ortamın tesis edilmesi.
YALÇIN ÇAKMAK KİMDİR?
Yalçın Çakmak, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde lisans (2005), yüksek lisans (2012) ve doktora (2018) eğitimini tamamladı. Kızılbaş/Alevilik, Bektaşilik, Türkiye’de dinî ve etnik gruplar başta olmak üzere dinler tarihi ile Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin dinî, toplumsal ve siyasal yaşamı çalışma alanları arasında yer alıyor.
Çakmak, “Sultanın Kızılbaşları: II. Abdülhamid Dönemi Alevi Algısı ve Siyaseti” (İletişim Yayınları, 2019) ve “Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad)” (İletişim, 2025) kitaplarının yazarı.
Aynı zamanda “Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik: Tarih-Kimlik-İnanç-Ritüel” (İmran Gürtaş ile birlikte, İletişim, 2015), “Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler” (Tuncay Şur ile birlikte, İletişim, 2018), “Huzursuz Bir Ruhun Panoraması: Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Edebiyat ve Düşünce Dünyası” (Özge Dikmen ile birlikte, İletişim Yayınları, 2022), “Kürt Aşiretleri” (Tuncay Şur ile birlikte, İletişim, 2022), “Şekâvet, Hıyânet, İsyan: Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Eşkiyalık” (Ahmet Özcan ile birlikte, İletişim, 2023) ve “Aleviliğin Son Yüzyılı” (İletişim Yayınları, 2026) başlıklı kitapların derleyenleri arasında yer aldı.
Önemli bir Alevi yazması olan “Tabîbu’l-Kulûbi’l-Asfiyâ ve Seyru Sülûki’l-Evliyâ” (Lejand, 2023) adlı eseri de çevirerek yayına hazırladı.
2013-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Çakmak, halen Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doçent olarak akademik çalışmalarını sürdürüyor. Çakmak, 2019 yılında Tarih Vakfı Mütevelli Kurulu üyeliğine seçildi.



