Sevinci de acısı da kabuldür bu ayın. Ve fakat takvimler 1943’ün Temmuzunu gösterdiğinde,
Acısı asırlar boyu sürecek bir adaletsizlik yaşandı sevgili coğrafyamda...
İnsanlık, II. Dünya Savaşı'nın ateşiyle yanarken, İran sınırına yaslanmış Van'ın Özalp ilçesinde başka bir yangın yaşanıyordu en sessiz ve en kimsesiz haliyle. En kimliksiz haliyle desek de yanlış demiş olmayız aslında. Bu yangının dumanı ne cephe raporlarına geçti ne de savaş haritalarına işlendi. Tabir-i caiz ise, ‘yandı, bittii kül oldu’ gibi yapılmaya çalışıldı da yanlış hesaptı. 1943’ün Temmuzunda Sefo Deresi'nin taşı, toprağı ve suyu yıllar boyunca unutulmayacak bir acının tanığı oldu.
Şimdi bile, hangi taşa dokunsanız Sefo Deresi’nde, derin bir ‘ax’ çeker ve başlar tanık olduğu insanlık dışılığı anlatmaya.
Sınır boyunca kaçakçılık olaylarının arttığı günlerdi. Hangimiz kaçağız, hangimiz bir kaçakçılığın şehriyiz kim bilir. Milan aşiretine mensup bazı kişilerin büyük bir hayvan sürüsünü İran'a kaçırdığı ihbar edildi Devlet- aliyeye. Jandarma birlikleri sınırı geçtiğinde kaçakçılar çoktan uzaklaşmıştı. Suçlular (!) bulunmamış ve bundan dolayı ağızlarından ateş püskürüyordu ora yetkililerinin. Ne yapıp edip, bulunmalıydı suçlular ve yandaşları. Hatta, ‘getirin birilerini ve vurun o damgayı’ diyecek kadar bozuldu ruhları. Ardından suçlu bulunamayanların akrabaları alındı gözaltına.
Kendi yurdunda, kaçakçılık düşmüştür payına Kürde. Ne gün yüzü görebilmiş ne de güneşe dönecek sağlam bir yüz bırakılmış oysa Kürde. Ol hukuk işler mi diye bekleyenler yanıldılar her çağda. Nitekim bu olayda da tekerrür etti bu yanılgı.
Mahkeme, delil yetersizliğinden yalnızca beş kişiyi tutukladı; diğerlerini serbest bıraktı. Kürdün payına düşendir hep en adaletsiz kararlar zaten. Aç bırak, açıkta koy, perişan edip ‘kaçakçılığa’ mecbur et. Sonra yakala, tutukla ve gerek duyarsan öldür.
Hayatında trafik böyle ola geldi Kürdün. Fakat verilen hukuk(suz) karar, yetmedi kimilerine. İçlerindeki derin düşmanlık ateşi soğumadı. Kararı başka biri verdi.
Dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle otuz üç köylü yeniden askerlerin eline teslim edildi. Sorguya götürüldükleri söylenen insanlar, Sefo Deresi'ne çıkarıldı. Silah sesleri vadide yankılandı. Kulakları sağır edercesine başladı silah sesleri. Nefessiz bırakılırcasına, nefeslerini tutmadan kurşun yağdırdı ‘emir kulları’. Otuz iki insan orada can verdi oracıkta.
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız (A.A)
Bir kişi, ağır yaralı hâlde hayata tutunabildi. Onun anlattıkları sayesinde, toprağın örtemediği gerçek yıllar sonra gün yüzüne çıkacaktı. Bu olay, tarihe ‘33 Kurşun’ ya da ‘Muğlalı Olayı’ olarak geçti. Bu yalnızca bir yargısız infaz değildi.
Bu, hukukun sustuğu, emrin vicdanın önüne geçtiği, insanların isimlerinden önce ‘şüpheli’ sıfatıyla anıldığı karanlık bir gündü. Karanlık bir çağ hatta.
Ölenler ne bir mahkeme önünde kendilerini savunabildi ne de haklarında verilmiş bir hüküm vardı. Geride yalnızca anaların ağıtları, yetim çocukların sessizliği ve sınır rüzgârının taşıdığı kurşun kokusu kaldı.
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...
Ahmed Arif, yıllar sonra ‘Vurulmuşum’ şiirinin dizelerinde, yaşanan acıyı gözler önüne serdi yeniden.
Belki de bu yüzden, Ahmed Arif'in dizelerinde yankılanan "Vurulmuşum..." sözü, yalnızca bir şairin sesi değil, o dere kenarında susturulan insanların da sesi gibi duyuldu birçok insana.
Çünkü bazen şiir, tarihin söyleyemediğini söyler.
Bazen birkaç mısra, yüzlerce sayfalık resmî belgeden daha ağır gelir.
33 Kurşun Olayı, Türkiye'nin yakın tarihindeki en acı hukuk kırılmalarından biri olarak hafızalara kazındı. Yıllar sonra davalar açıldı, sorumlular yargılandı, kararlar verildi. Fakat hiçbir mahkeme, Sefo Deresi'nde yitirilen otuz iki canı geri getiremedi.
Tarih, yalnızca zaferlerin değil, acıların da kaydıdır.
Ve toplumlar, geçmişleriyle yüzleşebildikleri ölçüde geleceğe daha sağlam yürüyebilirler. Bugün Sefo Deresi'ne bakıldığında görülen yalnızca akan su değildir.
Orada, kurşunların susturamadığı bir hatıra akar.
İnsan onurunun, adalet arayışının ve hafızanın sesi akar.Çünkü bazı olaylar yalnızca tarihte kalmaz. Bazı kurşunlar, yıllar geçse de vicdanda yankılanmaya devam eder.



