ÖZEL HABER-Ceren AKYIL
12 Eylül darbesinin en karanlık simgelerinden Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yaşananları konu alan “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeseli, o dönemin tanıklarını ve acı hatıralarını yeniden gündeme taşıyor. O günleri bizzat yaşayan siyasetçi ve yazar Orhan Miroğlu’nun senaryosunu yazıp yönettiği belgesel, aynı dönemde bu cezaevini yaşamış arkadaşları ve askerlik görevini burada yapmış tanıklarla beraber yıllar sonra o duvarların ve hatıraların arasına geri dönüyor. Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran Diyarbakır Cezaevi gerçeği, İstanbul Film Festivali kapsamında 14-15 Nisan’da dünya prömiyerini yaparak izleyiciyle buluşacak.
Gazetemiz Güneydoğu Ekspres’e özel demeç veren Orhan Miroğlu’na, yapılacak olan “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeseline ilişkin yönelttiğimiz sorular şu şekilde
Eski vekil Miroğlu’ndan, Diyarbakır cezaeviyle ilgili belgeselhttps://t.co/QhMJTRVHH1 pic.twitter.com/p4LQdTp24n
— Güneydoğu Ekspres (@ekspreshaber_) April 14, 2026
“BU HİKAYE DİYARBAKIRLA SINIRLI KALMADI”
*Yönetmenliğini üstlendiğiniz belgesel nasıl ortaya çıktı?
Bu her şeyden önce Diyarbakır hikayesi. Hikayenin geçtiği yer Diyarbakır olmasına rağmen Diyarbakır'la sınırlı kalmadı. Orada başladı ama bütün bölgeye, hatta bütün dünyaya yayıldı. Çünkü Diyarbakır Cezaevi dünyadaki kötü şöhreti olan 10 cezaevinin arasında yer alıyor. Türkiye'de darbe dönemlerinde kurulan çok cezaevleri oldu, ancak hiçbirisi bu ‘üne’ erişemedi. Diyarbakır Cezaevi bütün dünyada kötü bir şöhretle anıldı. Ben de 1988'e kadar oradaydım. Burayla ilgili anı romanım 2004 yılında ‘Dıjwar’ adıyla çıktı. Ardından ‘Diyarbakır Cezaevi'nden Mektuplar’, isimli bir kitap daha 2009 yılında çıktı. Sonra 2023-2024'te burada görev yapmış bir gardiyanla yani daha doğrusu röportajları ihtiva eden ‘Posta kutusu 213 Diyarbakır’ kitabı çıktı. Bu film ise kitabın ismini aldı ama film, kitabın çok ötesinde bir çerçevesi var. Yani hikayeyi 1980'li yıllar cezaevinin inşa edildiği yıllardan aldık. Orada yaşananları ele aldık. Sadece ben değil. Diyarbakır'da yaşayan, yaşamayan tanıklar var. Onlar anılarını, hatıralarını paylaştılar. Bir kısmı bugün Diyarbakır'dan gelip ilk kez filmi izleyecekler. Bu gece film gösterimi 21.30’daki gösteri İstanbul Beyoğlu sinemasında, yarın ise 13.30’da Kadıköy Sinematek’te gerçekleştirilecek.

“ETNİK KİMLİĞE KARŞI GERÇEKLEŞEN BASKILAR ANLATILIYOR”
*Kaleme aldığınız belgeselde kaç kişiye yer verildi ve hangi konular yer alıyor?
Bu proje benim hep kafamdaki bir projeydi. Çünkü şöyle bir gerçekle karşı karşıyayız: hadiselerin üzerinden 45-46 yıl geçti. Fakat şimdiye kadar 1-2 belgeselin dışında ulusal düzeyde kaldı. Yani uluslararası nitelik kazanamadı. Ama bu belgesel bir uluslararası seyirciyle buluşma, uluslararası film festivallerine katılma gibi bir şansı da yakalamış oldu. 80'li yıllardan bugüne kadar gelişen bir süreci ele alıyoruz. Filmde toplam 27-28 kişi yer alıyor. Filmde konuşanlar sadece mağdur olan arkadaşlarımız ve aile yakınları değil; orada görev yapmış yüzbaşı, savcı, asker de yer alıyor. Onun dışında Diyarbakır Cezaevi ile ilgili döneme ait bir iki ay önce bulduğumuz Cezaevleri Genel Müdürlüğü arşivinden, devlet görevlileri tarafından çekilen fotoğraflar bulundu. Bu tür detaylar da filmde yer alıyor. Yani kısacası, siyasi sonuçlar, etnik kimliğe karşı cezaevinde gerçekleşen baskılar, yok etme anlayışları, Türk kimliğini kabul etmeye zorlama gibi konular anlatılıyor.

“BU BAŞARIYI DİYABAKIR HALKIYLA PAYLAŞMAK İSTİYORUM”
*Başarıya imza atmış bir siyasetçi olarak belgeselin gösterime girecek olması hakkında neler hissediyorsunuz?
Türkiye’de şöyle bir inanç var: Bilhassa mağdurlarda ve Kürt vatandaşlarımızla ne yaparsak yapalım kimse bizi anlamıyor bu ülkede. Ya da bizde başımıza gelenleri doğru dürüst anlatamadık hissiyatı var. Bu boş bir hissiyat değil. Şimdi ise böyle bir filmin yapılıyor olması, hem mağdur hem de bu memleketin milletvekili ve siyasi mücadeleler alanında görev almış bir kişi olarak beni fazlasıyla memnun ediyor. Hepimizin hafızasında birikmiş stoklar var. Bu stoklarla yüzleştikçe hem insanın kendisi rahatlıyor hem de bu stoklardan huzursuzluk duyan toplumda bir rahatlama olabiliyor. Bu da yüzleşmeyle olur. Yani inkar ederek, görmezlikten gelerek değil; gerçeği olduğu gibi kabullenerek ve bir daha olmamasın için sanat, edebiyat ürünlerine yönelerek olur. Benim hissettiğim şu an öyle bir şey. İstanbul'da bugün gerçekleşecek olan gala, trajik hikâye adına bir başarıdır. Sadece Orhan Miroğlu adına değil; hikayenin duyulmasında, ifşa olmasında katkısı olan, herkesi bu arada saygıyla anmak gerek. Bu hikayenin Kürtler ve Türkiye adına, hem de bu hikayenin içinden çıkıp gelmiş, bugün hayatta olan, hayatta olmayan insanlar adına İstanbul'da dünyayla buluşacak olması çok büyük bir memnuniyet benim için. Bu memnuniyeti de Diyarbakır halkıyla bir kez daha paylaşmak istiyorum.

“KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI İLE MUTABIK KALABİLİRSEK DEĞERLENDİREBİLİRİZ”
*Bu belgesel Diyarbakır’da da gösterime girecek mi?
Diyarbakır festivallerinde gösterime girmesine ilişkin bir girişim olmadı. İstanbul Sinema Festivali 45 yıllık bir festivaldir. Yani neredeyse bizim anlattığımız hikayenin ömrü kadar. Festivalde yarışacak olan filmlerin büyük bir bölümü çeşitli ülkelerden gelen filmler. Ancak, Mardin, Diyarbakır gibi bölgenin çeşitli illerinde yapılan festivallerin böyle bir karakteri yok. Ya şehir kapsamlıdır ya da ülke kapsamlıdır. Ama İstanbul Film Festivali, Berlin Festivali, Toronto Film Festivali gibi uluslararası karakteri olan bir festivaldir. Ama Diyarbakır'da gösterilmesini elbette ki çok isterim. Eğer Kültür ve Turizm Bakanlığı'yla mutabık kalabilirsek veya öyle bir teklif gelirse değerlendirebiliriz. Kültür Bakanlığı'nın Diyarbakır Cezaevi'nin müze olarak açacağı tarihlerden önce bir gün belirlenip gösterime sunulabilir.”



