Kibar Özkan Bektaş’ın yaptığı söyleşi, anı-anlatı kategorisinde soluksuz okunacak bir kitap olarak Mayıs 2026’da baskıya girdi.

Tüm gelirleri kimsesiz kız çocuklarının eğitimi için kullanılacak olan kitap 240 sayfa olarak okurun ilgisine sunuldu.
Biri İzmir’den diğeri Maraş’tan akmaya başlayan iki nehir 18 Haziran 77’de birleştiğinde engin denizlere akmak için onları o güne kadar yaşadıklarından çok daha zor günler bekliyordu.
Kamu emekçisi iki can Maraş’ın karanlık günlerinden kurtulmaya çalışırken, 12 Eylül askeri darbesinin insanları öğüten cenderesi içinde bulmuşlardı kendilerini. Serpil ve Zeynel çiftçinin 2 çocukla yürüdükleri sarp yollarda karşılaştıkları zorluklar her yeni gün birbiriyle yarışıyordu.
‘Taş Yastık’ta biriken anılar Serpil ve Zeynel çiftinin yürüdükleri zorlu yolun sonunda kazandıkları bir zafer nişanı olarak tarihe not düşüyordu...
Maraşlı Alevi bir çiftin hem ayrı ayrı hem de birlikte geçirdikleri zaman diliminde yaşadıkları türlü zorluklara inat yere düşürmedikleri insani değerlerin, her koşulda savundukları ideallerin ve umuda yolculukta asla pes etmeyen direngenliklerinin cisimleştiği “Taş Yastık” kitabı gelecek kuşaklara yol gösteren bir kutup yıldızı gibi başı dik, okurlarını bekliyor.
Maraş Katliamının yaşandığı o karanlık günlerin Alevi yurttaşlarda açtığı derin yaraların ve bıraktığı izlerin sayısız örneğinin aktarıldığı anılar “Taş Yastık” ile kayıt altına alınıyor.
Bu topraklarda Serpil ve Zeynel Özen çiftinin yaşam öyküsündeki acıların benzerini yaşayan sayısız can var ve her okuyanın kendinde bir parça bulacağı kitap bu açıdan yabancısı olmadığımız acıları yaşayan canlarla duygudaşlığı besleyen bir işleve sahip.
12 Eylül 1958 doğumlu Serpil Özen ile 1956 doğumlu Zeynel Özen’in yaşamındaki zorluklar 12 Eylül’ün baskıcı ortamında daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Kitaba adını veren (Taş Yastık) mağaraya Serpil ve Zeynel Özen çiftçi 6 aylık bebekleri Ahmet ile zar zor sığabiliyorlardı. Serpil 12 Eylül’ün o zor günlerini şöyle anlatıyor: “Mağaranın girişi o kadar dardı ki, tek başına bile sürünerek girebiliyordun. “Burada nasıl yatacağız Zeynel” dedim. Zeynel de “burada kalmazsak başka yerlerde bizi bulurlar” dedi. Mağaranın içine önce Zeynel girip orayı temizledi, keçeyi serip biraz düzeltti. Ondan sonra sen de sürünerek gir dedi. Yan yan sürünerek girdim. Zeynel taştan yastık yaptı. Çocuğumuzun battaniyesini düzelttik. Onu ortamıza aldık. Ben yan tarafıma yatıyordum. Zeynel de sürünerek arkamıza geçip mağaranın girişini bir ağaç dalı ile örttü. Sağa ya da sola dönebilmemiz mümkün değildi. İkimiz birlikte ancak yan yatarak sığabiliyordu. Bir de çocuk var. O kadar yüksek bir kayanın arasındaydı ki, mağara sanki tabut gibi bir yerdi.”
Aylarca süren mağara yaşamı, sonrasında işkenceli sorgular, cezaevi günleri ve mültecilik yılları derken yaşanan acılar daha da katmerli bir hal alıyordu.
Yurtdışında geçen zamanlarda hayata tutunma çabaları, yeni yerlere ve koşullara adaptasyon ve çekilen çilelerden sonra ekonomik olarak toparlanma süreçleri derken Serpil ve Zeynel çiftinin ömründen ömür gitmişti. Yaşları artık yoğun iş temposunu ve çalışma yaşamını kaldırabilecek yıllardan bir hayli uzaklaşmaya başlamıştı.
Zeynel için Maraş’ta başlayan yaşam mücadelesi, yurtdışında türlü duraktan sonra İsveç’te Alevi bir iş insanı olarak sürüp giderken, artık yılların yorgunluğu iyiden iyiye hissediliyordu. Yüreğindeki ateşi yorgun bedenine sığmayan Zeynel için eşi Serpil ile dinlenmeye geçecekleri bir zaman siyaset gelir çalar kapılarını. Zeynel’in milletvekilliği yıllarında yeni bir alanda başlar yeni bir mücadele…
Yaşamın her anını bir mücadele alanına çeviren Serpil ve Zeynel çifti için zaman yeni yollarda çeşitlenen engebeleri aşma kararlılığında akıp gidiyordu…





