Mehmet Rumet SOYLU YAZDI
Bir savaşın ortasında büyümek zorunda bırakılan çocukların yüzüne küçücük de olsa bir tebessüm kondurabilmek için yola çıkmışlardı. Ellerinde oyuncaklar vardı; ama taşıdıkları yalnızca oyuncak değildi.
Yanlarında kitaplar, umutlar, düşler ve insanlığa olan sarsılmaz inançları vardı. Çoğu daha hayatlarının baharındaydılar. Hayatlarının en güzel döneminde, kendilerinden kilometrelerce uzaktaki çocukların yüzünü güldürebilmek için yola çıkmışlardı. Çünkü inanıyorlardı ki insan olmak, acıyı yalnızca kendi mahallende yaşandığında hissetmek değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun bir çocuğun gözyaşına, bir halkın yıkımına omuz verebilmektir.
Onlar, "Bana ne?" demeyi reddeden insanlardı.
Başkasının acısını kendi acısı sayan, dünyanın herhangi bir yerinde ağlayan bir çocuğun gözyaşının kendi vicdanına da düştüğünü bilen gençlerdi.
O sabah yapılan basın açıklaması sırasında gerçekleşen canlı bomba saldırısı, 33 insanın yaşamını elinden alındı. 100'den fazla insanı da yaraladı. Sivilleri hedef alan bu saldırı, yalnızca o gün orada bulunan gençlere değil, dayanışma fikrine, birlikte yaşama umuduna ve insanlığa yöneltilmiş ağır bir saldırıydı.
Suruç, Mürşitpınar Sınır Kapısı'nın hemen yanı başında, uzun yıllardır yoğun güvenlik önlemleriyle anılan bir bölgeydi. Buna rağmen böylesine büyük bir katliamın gerçekleşebilmiş olması, olayın nasıl mümkün olduğu ve arkasındaki organizasyonun bütünüyle ortaya çıkarılıp çıkarılmadığı konusunda yıllardır kamuoyunda pek çok soruyu canlı tuttu. Yargılama sürecinde yalnızca Yakup Şahin hakkında mahkûmiyet kararı verildi; saldırının planlayıcıları ve tüm sorumluların ortaya çıkarılamadığı yönündeki eleştiriler ise mağdur aileleri ve hak savunucuları tarafından yıllardır dile getirilmeye devam etti. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun tanık olarak dinlenmesi yönündeki talepler de mahkeme tarafından kabul edilmedi. Bu nedenle verilen karar, yaşamını yitirenlerin yakınlarının önemli bir bölümü açısından adalet duygusunu karşılamadı.
Ancak Suruç'u yalnızca dava dosyalarıyla, mahkeme tutanaklarıyla ya da rakamlarla anlatmak mümkün değildir. Çünkü 33 can, istatistik değildir. Her biri yarım kalmış bir ömürdür. Bitirilemeyen üniversiteler, yazılamayan tezler, kurulamayacak dostluklar, söylenemeyecek şarkılar, sarılamayacak anneler, yaşlanamayacak insanlar...
Onlar Rojava'ya yalnızca oyuncak götürmüyordu. Oyuncaklar, yanlarında taşıdıkları umudun küçük bir parçasıydı. Esas götürdükleri şey, savaşın yıktığı bir coğrafyada yaşamı yeniden kurmaya çalışan insanlara ‘yalnız değilsiniz’ diyebilmekti. İnsan haklarına, eşitliğe, halkların kardeşliğine ve dayanışmaya duydukları inanç, onları Suruç'a götüren en büyük sebepti. Hiçbir kişisel çıkar beklemeden, tanımadıkları insanların acısını kendi acıları sayarak yola çıkan gençlerdi onlar.
Belki de Suruç'u en iyi anlatan sözlerden biri, saldırının ardından ilçede yaşayan bir annenin kurduğu şu cümleydi:
"Biz Kürtler alışığız ölmeye ve bombalamaya ama batıdan gelen o çocuklar misafirimizdi. Keşke biz ölseydik. Şimdi ne diyeceğiz annelerine?"
Bu söz, yalnızca bir yas cümlesi değildir. Misafirliğin, vicdanın ve ortak insanlığın tarifidir. O annenin acısı, kendi kaybından önce misafir ettiği gençlerin ailelerini düşünmesindeydi. Çünkü Anadolu'nun kadim kültüründe misafir, ev sahibinin emanetidir. O gün Suruç'ta yalnızca 33 genç yaşamını yitirmedi. Bir annenin yüreğinde, "Misafirimi koruyamadım." diye tarif edilemeyecek kadar derin bir yara da açıldı.
Aradan yıllar geçti. Takvimler değişti. Fakat bazı acılar zamanla küçülmez; yalnızca sessizleşir. Her 20 Temmuz geldiğinde isimler yeniden okunur, fotoğraflar yeniden taşınır, yarım kalmış hayatlar yeniden hatırlanır. Çünkü onları hatırlamak, yalnızca geçmişi anmak değildir. Dayanışmanın, barışın ve insan hayatının değerini unutmamaktır.
Suruç'ta yaşamını yitiren 33 insan, geride yalnızca büyük bir acı bırakmadı. İnsanlığın en temel değerlerinden biri olan dayanışmanın, bazen en ağır bedeller pahasına da olsa yaşatılmaya devam ettiğini gösteren bir hafıza bıraktı. Onlar, savaşın karşısına yaşamı koyan gençlerdi. Hayatlarının baharında, başkalarının çocukları gülebilsin diye yola çıkmışlardı.
Bugün geriye kalan en büyük sorumluluk ise onların yarım bıraktığı dayanışma duygusunu, adalet arayışını ve insan onuruna duydukları bağlılığı yaşatabilmektir. Çünkü bazı insanlar çok kısa yaşarlar; ama geride bıraktıkları vicdan, ömürlerinden çok daha uzun yaşar.




