Şeyhmus DİKEN yazdı

Diyarbakır’da Bir Gün

Pandemi önlemlerinin hafiflemesi nedeniyle kentlerdeki kültür etkinlikleri canlanmaya başladı. Belediyelerin ve sivil toplum örgütlerinin düzenlediği sanat buluşmalarını sosyal medyadan öğreniyoruz. Bu türlü çalışmalar pandeminin bunaltısını bir parça da olsa gideriyor denebilir. Çünkü kültür ve sanat insana yöneliktir ve bireyin iç gerçekliğinin özgürleşmesine yol açabilir.

Bu etkinliklerden birini düzenleyen dostum Şeyhmus Diken’in çağrısı üzerine Ekim başında Diyarbakır’a gitmiştim. Diyarbakır, benim için hangi koşulda olursa olsun büyüsünü yitirmeyen bir kenttir. Denir ki, her yer insanla kaimdir; öyledir. Diyarbakır’ın büyüsü kadar oradaki dostlarımı da özlemiştim. Etkinlik öncesi sokaklarda kısa bir gezinti yapmıştım. İlginçtir, bir şey almak için girdiğim dükkân maskeli olduğum halde tanımış, çay içmeden bırakmamıştı. Dört Ayaklı Minare’nin altında fotoğraf çektiren çift de öyle. Orada hepimizin canını yakan olay nedeniyle, yani Tahir Elçi’nin katledilmesinden ötürü fotoğraf çektirmek istemiyordum. Yine de o çiftin hatırını kırmamak için birlikte fotoğraf çektirdik.

Mardin Kapı, Urfa Kapı şimdilik zihnimizde eski halleri. Etkinlik yeri, kafe olarak kullanılan Diyarbakır’ın eski geniş avlulu, iki yüz kişiyi rahatça alabilen mekânlarından biri. Gençler, gençler … Boş alan kalmamış. Uzun süredir kopmuştum bu türlü buluşmalardan. Şimdi yeniden bir araya geliyorduk işte. Nereden, nasıl başlamalı? İlk dersine giren öğretmen yahut ilk duruşmasına çıkan avukat gibi bir heyecan. Sonra on gözlü köprünün altından akan Dicle gibi her şey.

Diyarbakır’a bu kaçıncı gelişim hatırlamıyorum. İlk gelişim 1967 idi. Hiç tanıdığım yoktu o zaman. Kurtalan Ekspresi ile kaç gün, kaç saatte gelebilmiştim Ankara’dan. Az ışıklıydı o vakitler. Surlar ve dar sokaklar bir masal dünyası gibi gelmişti bana. Kaçakçılar sokağı, devasa sur kapısı aşağıda Hevsel bahçeleri, aşağıda on gözlü köprü ve Dicle nehri… Doğunun Paris’i denirdi o zamanlar Diyarbakır için. Bir de o yıllardan Şeyhmus Pastanesi kalmış aklımda. Kentin tarihi dokusu ortasında daha modern ve ışıklı bir mekân. Şimdi onun da yerinde yüksek binalar var. Yıllar geçti. 1985’de gittiğimde artık birçok dostum vardı orada. Veysel Öngören vardı sözgelimi, İhsan Biçici vardı. Veysel Öngören Dil-Tarih felsefede Nusret Hızır’ın öğrencisi olmuş. Bu onun için çok önemliydi. Nusret Hızır adının geçtiği yerde ceketini iliklerdi. Öğrencilik anılarından bazıları şairleri gülümsetirdi. Bir haftalığına gelip altı ay kalırdı Ankara’da. Köyünde şeyh, şehirde meyhane müdavimi. Turistik otelde yatıp kalkar, masası daima İstanbul’dan Ankara’dan gelen konuklarla dolu. Fikret Biçici ise görmüş- geçirmiş bir çelebi. Çoğu mağduru karşılıksız savunan bir avukat. Şiir kitapları da var. 1977’de Vay Limin adlı şiir kitabını imzalayıp göndermiş, Veysel ağabeyinse bütün kitapları imzalı kitaplar rafında. Şimdi ikisini de yitirdik. Anıları kaldı yalnız, bir de kitapları.

Diyarbakır’a bir gidişimde Esma Ocak, Adnan Yücel’le bana ayırmıştı bir gününü; Diyarbakır’ın yeme- içmesinden tutun gelenek ve göreneklerini anlatmıştı. Sonra Ziya Gökalp ile Cahit Sıtkı’nın yaşadığı mekânları. Kendisi de yazar olan ve Diyarbakır’ın köklü ailelerinden olan Esma Ocak, bu mekânlarda nasıl yaşandığını anlatırken, cümle kapısından, yan kapılardan kimlerin nasıl girdiğini, hizmetçilerin avluyu görmelerinin olanaksız olduğunu, mizansenle anlatmıştı. Daha başka nice ayrıntıları öğrenmiştik ondan. Diyarbakır taşıyla yapılan bu konaklar yazın serin, kışın ılık tutarmış içerisini. Şimdi ikisi de müze, yolu düşenlerin mutlaka görmeleri gereken iki mekân. Esma Ocak’ı da yitirdik. Kervan- Servan romanı çok ilginçtir. Kürt aristokrasinin yaşamını, düşünüşünü anlamak için okunmalı bu roman. Diyarbakır deyince Mıgırdiç Margosyan’ını da unutmamak gerekir.

Diyarbakır’a gidilirse Ben û Sen’e uğranmaz olur mu? Etkinliklerden sonra oradaydık işte. Ben û Sen salaş sayılmasa da orta derecede bir mekân. Duvarlarda hâlâ Fikret Biçici’nin, Veysel Öngören’in fotoğrafları var. İlhan Berk ile Latife Tekin’in de öyle. Geçmişte benim de olduğum fotoğraflar vardı. Yenilemişler fotoğrafları. Neyzen Tevfik’i de yerinden etmişler.
Şair dostumuz Ahmet Çakmak İstanbul’da kaldıktan sonra dönmüş Diyarbakır’a ve Ben û Sen’in kitabını yazmış.

Ben û Sen daima anılar bırakır herkeste. Bu kez de öyle oldu. Şeyhmus Diken, Hicri İzgören, Vecdi Erbay, Lal Laleş’le zaten etkinlikte beraberdik. Denebilir ki, Veysel Öngören ile İhsan Biçici’den sonra ağabeylik biraz da Şeyhmus Diken’e kalmıştı. Kent kültürü başta olmak üzere çeşitli sosyolojik incelemeleri de bulunan dostumuz son olarak Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının adlı kitabı yayımlamıştı. Öyle ya, Diyarbakır biraz da Ahmed Arif’ti. Her zaman olduğu gibi nezaketiyle hoş anılar edinmemizi sağladı Şeyhmus Diken.

Hicri İzgören, son zamanlarda eve kapanmış ama, geldiğimi duyunca kalkıp gelmiş işte. Sıcak, sımsıcak kucaklaşma ve benim aklımdan hiç gitmeyen mısraları:
“Her köşebaşında kimlik soruyor benden
Açıp yaramı gösteriyorum.”

Vecdi, gazeteci ve şair. Kızıltepe’ye götürmüştü beni birkaç kez. Mardin şiirini bu gidiş gelişlere borçluyum. Barbar ve Şehlâ kitabımda yer buldu Mardin şiiri. Vecdi ile Piya Kolektifi’nde beraberdik. Şükrü Erbaş Vecdi için, “dünyanın en güzel gülen adamı” demişti; o güzel gülüşü o akşam arkadaşı Sevda’nın doğum günü nedeniyle daha bir güller açmıştı. Onunla ilgili yazımda da alıntılamıştım şu mısraları:
“Kavmimi kuşatan acıyla savruldum
Yeryüzü avutur, renkler unutturur sandın
Öğrendim dillerden kurduğum dünyayı
Bir ıslığın verdiği başka adlarla dolaştım.”

Hangi şair merak etmez, yazdığı şiirin bir başka dilde okunuşunu. Okunurken seslerin müziğini. Benim şiirlerden bir seçme yaparak Kürtçeye çevirmişti Lal Laleş. Onun okuyuşuyla yazdıklarımın kanatlandığını hissetmiştim 2005’te. Kitabın baskısı kalmadı ama, Laleş’in okuyuşunun kaydı olmadığı için üzgünüm. Diyarbakır’ın kâbuslu günlerinde Lal’in kızı Ronya’yı düşünerek yazmıştım Ricat adlı şiiri. Bakışın Senin kitabımda yer aldı bu şiir.

Otele giderken Hançepek ne durumda diye sordum. Sustu arkadaşlar. Hançepek bir zamanlar Diyarbakır’ın en yoksul mahallesi. Oradan yetişen bir dostum, kardeşim, öğrencim vardı: Adnan Satıcı. Genç yaşta yitirdik onu da. Fıkra anlatırken karşısındaki “Kürt şivesini ne güzel taklit ediyorsunuz” demesi üzerine Adnan, “Aslında ben otuz beş yıldır Türkçeyi taklit ediyorum” karşılığını verir. Onunla ilgili yazdığım yazıda da alıntılamıştım şu şiirini:
“Dediğiniz gibi belki acelesi yok ama neme lâzım,
Sonra unuturum munuturum, şimdiden söyleyeyim;
Gözümü yumduğum gün kavanoz dipli dünyaya,
Başucumdaki taşa bi zahmet şunları yazıverin:
Böyle olsun istemezdim,
Daha çok koşarım ya, atım çatladı
Özür dilerim!”

Diyarbakır’da 300 yıllık tarihi günümüze taşıyan değirmen
Diyarbakır’da 300 yıllık tarihi günümüze taşıyan değirmen
İçeriği Görüntüle

Sabah uçağıyla Diyarbakır’dan ayrılırken uçaktan izliyorum kenti. Eski Diyarbakır sur içinde: Büyülü ve daima büyülü kalacak. Sonra TOKİ binaları. Diyarbakır boğuluyor gibi bu binalardan ötürü. Dükkan tabelaları bile tek düzen, şehri disipline etmeye kalkmışlar demek ki. TOKİ sadece aynılaştırıyor, benzeştiriyor kentleri.

Oysa kentlerin kendilerine özgü ruhu var, bunu unutmamalı.

*Kasım 2021 İstasyon Dergisi

Kaynak: HABER MERKEZİ