Grup toplantısının sonrası erken seçim tartışmalarına da değinen Bahçeli “Cumhurbaşkanımız görevdedir, arkasındayız. Seçimin zamanında yapılması önemli” ifadelerini kullandı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu.
Bahçeli’nin konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle;
“Değerli dava arkadaşlarım, dozu her geçen gün daha da artan sert güç yarışlarının, kaynağı asırlar öncesine uzanan çetin hesaplaşmaların, bugünü puslu ve yarını sisli bir dönemin içinden geçmekteyiz. Bugün yaşananları sadece günlük haber akışı olarak görmek, hakikatin kabuğunda oyalanmak olur. Çünkü Gazze’de dökülen mazlum kanı, Lübnan’da ateşkese rağmen yükselen kıyım dumanı, Hürmüz hattında uzun süredir küresel ekonomi ve enerji arzını esir alan gerilim, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ı da çepeçevre kuşatan ve Körfez’e ulaşan sinsi hesaplar ve Güney Kafkasya’da yeniden şekillenen siyasi denge aynı zincirin halkalarıdır. Bu karanlık tablonun bir yanında uluslararası düzeni kendi çıkarına göre eğip bükenlerin, hukukla adeta bir oyuncak misali eğlenenlerin düzeni vardır. Diğer yanında ise evladının kefenine sarılan anaların, yurdundan sürülen masumların, açlığa sığınan, bomba sesleriyle güne uyanan zavallı çocukların yüreklerimizi dağlayan çığlıkları vardır.
1948’den bu yana Filistin halkının hür ve bağımsız yaşama özlemi ötelenmiş, 1967’den bu yana işgal derinleşmiş, Kudüs’ün statüsü üzerinde pek çok tefrika denenmiş, yerleşim politikalarıyla Filistin toprağı adım adım daraltılmıştır. Gazze ise yıllardır abluka, açlık, yıkım ve ölümle sınanmıştır.”
‘Cumhurbaşkanımıza parmak sallamak, akıl karargâhlarının teslim bayrağını çekmesidir’
“7 Ekim sonrası İsrail yönetiminin izlediği yol, savaş hukukunun meşruiyet hudutlarını çoktan aşmış, vicdan sahibi milletlerin sabır taşlarını çatır çatır çatlatmıştır. İsrail, günahsız sivilleri defalarca hedef alan, şehirleri harabeye çeviren, hastaneleri, okulları, ibadethaneleri ve yardım noktalarını dahi savaş meydanına çeviren bir ölüm ve intikam makinesi siyasetine dönüşmüştür. Bugün karşımızda bulunan, bölgenin huzur damarlarına musallat olmuş, kan delisi bir kriz makinesi olan İsrail, ateşkesi ihlal ederek Lübnan’a saldırmakta, söylem ve demeçleriyle dünya milletlerinin dört gözle beklediği ABD-İran mutabakatının karşısında durmakta, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs çerçevesinde taşkın hevesleri okşayan bir istikrarsızlık merkezi olmaya devam etmektedir. Netanyahu yönetimi, bölgenin huzuruna kasteden bir kriz üretim mekanizmasıdır.”
‘Netanyahu çetesi siyasi ömrünü kana bağlamıştır’
“Netanyahu’nun siyasi serencamı ayan beyan ortadadır. Başrolünde olduğu yolsuzluk dosyalarının, iç siyasette derinleşen meşruiyet krizinin, İsrail toplumunu parçalara ayıran iktidar hırsının ve fitilini ateşlediği uluslararası yargı mercilerinde yürüyen ağır süreçlerin gölgesinde yaşamaktadır. Siyasi ömrünü kanlı bir güvenlik anlatısına bağlayan, koltuğunu muhafaza etmek için yangına körükle giden, iftira ve propaganda perdesiyle Orta Doğu’da yarattığı mezalimi örtmeye çalışan bu melun zihniyetin Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alması, Netanyahu’nun acziyetinin, telaşının ve tükenmişliğinin ilanıdır. Gazze’de çocukların cansız bedenleri toprağa verilirken, Filistinli esirlerin onuru çiğnenirken, Batı Şeria’da toprak gaspı sürerken, Lübnan’da tarihî ve kültürel doku bombalarla yerle bir olurken Türkiye’ye ahlak dersi vermeye kalkmak, Cumhurbaşkanımıza parmak sallamak, akıl karargâhlarının teslim bayrağını çekmesidir.
Yolunun ahıyla abat olunamayacağını hâlâ idrak edemeyen bir zihniyetin mesnetsiz ithamları, hadsiz isnatları bizim için yok hükmündedir. Bebek kanında ikbal arayanların azgınlaşan gaddarlıkları tüm dünyanın gözleri önündeyken, uğursuz sayıklamalara kulak asacak değiliz. Bu zavallı söylemlere aynı çukurdan cevap verecek değiliz.”
‘BM sorguya çekilmeli’
“Değerli milletvekilleri, dünyanın içinde bulunduğu bu hazin tablo karşısında sorguya çekilmesi gereken kurumlardan biri Birleşmiş Milletlerdir. Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı’nın enkazı üzerinde “Bir daha asla” sözüyle kurulan, Güvenlik Konseyine uluslararası barış ve güvenliği koruma mesuliyeti verilen devletler üstü bir temsilcilik makamıdır. Fakat bugün görüyoruz ki Gazze’de insanlık inim inim inlerken, bölgemizde acı ve katliam kol gezerken Birleşmiş Milletler üç maymunu oynamaktadır. Veto sopasıyla adaletin yolu okyanus ötesinden kesilmektedir. Güvenlik Konseyinde beşeriyetin adalete duyduğu susuzluk, tek bir ülkenin İsrail’e kol kanat geren himaye refleksine çarparak yaralanmaktadır. Gazze’de acil, koşulsuz ve kalıcı ateşkes talebi, insani yardım yollarının açılması çağrısı ve sivillerin can emniyetini sağlama mecburiyeti, 14 üyenin desteğine rağmen bir kez daha Washington’un veto duvarına toslamıştır. Demek ki mesele karar alınamaması değildir. Mesele, mazlumun soluk borusuna düğümlenen bu muhafızların bizzat zulme zaman kazandırmasıdır.”
‘Birleşmiş Milletler’in ikiyüzlülüğü bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı’
“Lahey’de ise başka bir ibret vesikası önümüzdedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç isnatlarıyla yakalama kararı çıkarmıştır. Fakat asıl mesele tam da burada başlamaktadır. Çünkü Lahey karar vermekte, fakat bu kararın icrası yine devletlerin siyasi cesaretine, hukuka riayetlerine ve ahlaki omurgalarına bırakılmaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendi kolluk gücü yoktur. Netanyahu’yu kapısından çevirecek, yakalama kararını işletecek, sanığı mahkeme huzuruna çıkaracak olanlar yine devletlerdir. İşte küresel düzenin çelişkisi de, sözde barış yemini etmiş Birleşmiş Milletlerin ikiyüzlülüğü de burada bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. New York’ta veto kalkanı açanlar, Lahey’de işlevsiz söylemlerle vitrinleri süslemekte, icraat vakti gelince dut yemiş bülbül misali köşelerine çekilmektedir. İsrail yönetiminin hesap vermesi ihtimali ufukta belirince, Netanyahu’nun etrafında bir dokunulmazlık zırhı örülmek istenmektedir.
Buradan sormak mecburiyetindeyiz. Güvenlik Konseyinde korunan, Lahey’de kollanan, başkentlerde siyasi himayeyle gezdirilen bu imtiyaz kimin hukukudur? Burada karşımızda yalnızca İsrail’in açtığı katliam ve kıyım düzeni değil, bu düzeni elleriyle besleyen, arkasını köşe bucak kollayan ve savaş hukukunu ayaklar altına alan her eylemde cesaretlendiren o küresel düzenin ahlaki iflası vardır. Birleşmiş Milletler de işte bu iflas tablosunun tam ortasında durmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerinde barışı korumak, savaşları önlemek, insanlığı yeni felaketlerden muhafaza etmek iddiasıyla kurulan bu yapı, bugün Gazze’deki katliam karşısında vazifesini yerine getirememektedir. Çocuklar açlıktan ölürken yazılan raporlar kimin karnını doyurmaktadır? Sivillerin üzerine bomba yağarken, oturulan koltuklardan, ışıltılı ekranlardan endişe beyan etmek kimlerin ikbaline siper olmaktadır? İsrail’in menfaatleri uğrunda hizaya giren, esas duruşa geçen kurşun askerlerinin akıbeti hezimet ve hüsran olacaktır. Gazze’de ve Beyrut’ta işlenen insanlık suçları ne diplomatik kulislerde örtülecek ne de zamanın tozlu raflarına kaldırılacak bir dosyadır. Bu defter, mahkeme-i kübraya dek açık kalacaktır.
Değerli dava arkadaşlarım, bugün uluslararası sistemin çatlaklarından yeni bir ses yükselmektedir. Almanya’nın Güvenlik Konseyi geçici üyeliğinde beklediği desteği bulamaması, Kırgızistan’ın ilk kez bu masaya oturması, küresel dengelerdeki büyük değişimlerin ayak sesleridir. Bu gelişme, Batı’nın üstü örtülemez çifte standardına, Gazze karşısındaki akla ziyan suskunluğuna ve Türk dünyasının yükselen görünürlüğüne tercüman olan, eski dünyanın ezberlerini bozan güçlü bir işaret fişeğidir.”
Güney Asya’dan Orta Afrika’ya, Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Türkistan bozkırlarına kadar uzanan geniş hatta adalet, emniyet, hürriyet ve hakkaniyet talebi yükselmektedir. Bu geniş coğrafyada kimi yerde soydaşlarımız kimliklerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza etmenin mücadelesini vermekte, kimi yerde Müslüman kardeşlerimiz savaşın, yoksulluğun, işgalin ve sömürünün ağır yükünü taşımakta, kimi yerde mazlum halklar kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmanın hasretiyle beklemektedir. Türk dünyası da işte bu büyük arayışın içinde her geçen gün daha belirgin, daha etkili ve daha itibarlı bir konuma yükselmektedir. Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan bu hat, soydaşlarımızın duasına vesile olan, Müslüman kardeşlerimizin sızısına merhem arayan, mazlum milletlerin hakkını ve hassasiyetini küresel zemine taşıyan yeni yüzyılın stratejik damarlarından biridir.
Buradan İslam İşbirliği Teşkilatına da seslenmek gerekir. Bu teşkilat, Kudüs hasretimizin, Mescid-i Aksa hassasiyetimizin ve Müslüman kardeşlerimize olan ortak sorumluluğumuzun sonucu olarak doğmuştur. Bu teşkilatın kuruluş harcında Kudüs varsa, varoluş gerekçesinde Filistin varsa, bugün Gazze yanarken, Batı Şeria kuşatılırken, İslam İşbirliği Teşkilatının kınama cümleleriyle yetinmesi izah edilemez. Buradan soruyoruz. Neredesiniz? Kudüs için kurulan irade nerededir? Gazze için gösterilmesi gereken müşterek duruş hangi engele takılmıştır? Mescid-i Aksa’nın incinen hürmetine karşı alınan kararlar hangi somut neticeye ulaşmıştır? Elbette yapılan ve yürütülen diplomatik girişim ve temasları yok saymıyoruz. Orta Doğu’daki acıya lal kesilen şarkının garabeti gözlerimizin önündeyken, ateşkes çağrılarını ve insani yardım vurgularını görmezden gelemeyiz. Ancak Gazze’de soykırım düzeni sürüyorsa, yardım koridorları hâlâ güvenlik endişesi taşıyorsa, İsrail’in savaş suçları karşısında caydırıcı bir ortak yaptırım zemini kurulamıyorsa, tüm bu çabalar kâğıt üzerinde kalacaktır. 57 devlet üyeli bu büyük teşkilatın tüm çaba ve çalışmasının, toplantı tutanaklarından, toplanıp dağılan diplomasi masalarından, sonuçsuz kalan bildirilerden, telkin ve teskin edici temennilerin gölgelerinden ibaret kalması beklenemez. Söz çoktan tükenmiştir. Artık mesuliyet, müeyyide ve müşterek hareket vaktidir.
‘ABD ile İran anlaşması memnuniyet verici’
“Değerli dava arkadaşlarım, böylesine karanlık ve karmaşık bir tablonun ortasında, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında sağlanan mutabakatı sevindirici bulmakla birlikte dikkatle takip ediyoruz. İsviçre’de atılacağı açıklanan imzaların, bölgemizde sulh ve sükûnun hâkim kılınması, Hürmüz hattında seyrüsefer emniyetinin yeniden tesisi ve Orta Doğu’da ateşi büyüten oyunların boşa çıkarılması adına önemli bir dönüm noktası olmasını temenni ediyoruz. Söz konusu bu gelişme memnuniyet vericidir. Ancak memnuniyetimiz bizi rehavete sürükleyecek değildir.
Diplomasi kapısının aralanması, tedbir kapısının kapanması anlamına gelmeyecektir. İmzaların atılacağı güne kadar gerilimi tırmandıracak söylemlerden, tahrik edici hamlelerden, sahada yeni oldu bittiler üretmeye dönük hain kumpaslardan ve olası sabotaj girişimlerinden hassasiyetle kaçınılmalıdır. Hürmüz Boğazı herhangi bir su yolu değildir. Hürmüz, enerji arzının, küresel ticaretin, deniz güvenliğinin, gıda fiyatlarının ve bölgesel istikrarın nabzının attığı stratejik bir geçittir. Bu haftaki gerilim yalnızca Körfez’i değil, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyayı ekonomik ve siyasi türbülans içine sürüklemiştir. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki mutabakatın kâğıt üzerinde kalmaması, sahada karşılık bulması, Hürmüz’de geçiş güvenliğinin teminat altına alınması ve nükleer programa ilişkin tartışmaların uluslararası hukuk ve denetim mekanizmaları zemininde yürütülmesi gerekmektedir.
Önemle belirtmek isterim ki, Pakistan’ın müzakere kapısını aralayan arabuluculuk gayreti, başta Türkiye olmak üzere Katar ve Suudi Arabistan’ın diplomatik destek ve temasları bize bir kez daha göstermiştir ki, İslam ülkeleri ortak akıl ve sorumluluk istikametinde hareket ettiğinde kan ve kaos senaryoları boşa düşmektedir. Bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Dışişleri Bakanımıza bu hassas süreci ülkemize yakışan bir hassasiyet ve sorumlulukla yönettikleri için bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu tablo, İslam coğrafyasının çözüm masalarının kurucu iradesi olabileceğini göstermesi bakımından oldukça kıymetlidir. Barış kapısı aralanmışsa, o kapı güneşli bir sabaha açılana dek sonuna kadar zorlanacaktır. Bu kapının eşiğinde taş olup barış arzularının önünde duranlar, milletlerin huzur yürüyüşüne diken olup batanlar iyi bilmelidir ki, kalıcı barış sağlandığında Orta Doğu’yu ateş çemberine çevirdikleri günlerin hesabından kaçamayacaklardır. İsrail içinden yükselen “Bu anlaşma bizi bağlamaz.” feryatları, kan ve krizle beslenen siyasi vampirlerin hâlâ sahnede olduğunu göstermektedir.
‘Netanyahu sukuneti tehdit olarak görüyor’
“Netanyahu yönetimi, Orta Doğu’da sükûnet ihtimalini kendi siyasi gelecekleri için tehdit görmektedir. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan, barışın önünde aşılmaz duvarlar örmeye kalkan bu çıban başı, döktüğü her damla kanın, yıktığı her hanenin hesabını er ya da geç, ama mutlaka ve mutlaka tarihin ve milletlerin huzurunda teker teker verecektir. Tavrımız açık, mevkimiz ayan beyan ortadadır. Cümle âlem bilsin ve duysun ki, Türk milleti barış düşmanlarının karşısında, mazlumların, masumların ve mağdurların ise ebediyen yanındadır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak temennimiz odur ki, kanla beslenen Siyonist şer odaklarına inat, bu kadim coğrafyanın her bir köşesinde huzura, sükûnete ve adalete dayalı bir barış, Türk-İslam mührüyle ebediyen temin ve tesis edilecektir.”
‘Zengezur hattı Turan koridorudur’
“Güney Kafkasya’daki gelişmeleri de bu geniş tablodan ayrı okuyamayız. Ermenistan’da yaşanan siyasi hareketlilik, Karabağ savaşlarından sonra oluşan yeni gerçekleri, Rusya-Batı rekabetini, Türkiye-Azerbaycan hattını, Orta Koridor’u, Zengezur bağlantısını ve bölgesel barış ihtimalini doğrudan ilgilendirmektedir. Hatırlayalım. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Karabağ’da başlayan işgal süreci, 30 yıla yakın bir dönem boyunca Güney Kafkasya’yı kilitlemiştir. Azerbaycan toprakları işgal altında kalmış, yüz binlerce insan yurdundan koparılmış, bölgenin ulaşım ve ticaret damarları tıkanmış, harı bülbül çiçekleri hasretle Türk’ün zafer sabahını beklemiştir. Türk dünyasının kanayan yarası olan Karabağ, soydaşlarımızın sabırla büyüttüğü bir istiklal duası olarak dillerde yer etmişti. Hocalı’nın dinmeyen acısı, Şuşa’nın, Ağdere’nin ve Laçın’ın yakılıp yıkılmış toprakları, Türk milletinin yüreğine kazınmış birer hicran yarası olmuştu. Fakat hamdolsun, 2020 sonbaharında hakikat yerini bulmuş, Türk’ün çelikten bileği Karabağ’da tarih yazmıştır. Karabağ’da çiğnenen hukuk, Türk’ün demir yumruğuyla doğrultulmuştur. Allah’a şükürler olsun ki Karabağ’ın esaret zincirlerinin kırıldığı günlere eriştik. Allah’a şükürler olsun ki Şuşa’nın dağlarında ay yıldızlı bayrağın yeniden yükseldiği sabahlara şahitlik ettik. Allah’a şükürler olsun ki harı bülbül, şehitlerimizin kanıyla sulanan Karabağ topraklarında artık mahzun bir bekleyişin değil, zaferin nişanesi olarak yeniden açmıştır. Bu noktada Türk dünyasının batıyla doğu arasındaki stratejik irtibatı olan Zengezur hattı üzerinde ayrıca ve dikkatle durmak gerekir. Nahçıvan’ın ana vatan Azerbaycan’la bağını güçlendirecek, Türkiye’yi kardeş ülke Azerbaycan üzerinden Hazar’a, Hazar’ın ötesinde Türkistan’a ulaştıracak tarihî bir geçittir. Zengezur, Nahçıvan’ın Azerbaycan’la vuslatı olacaktır. Bu, iki devlet tek millet şuurunun Türk dünyasının tamamına yayılan stratejik bir iklime kavuşmasıdır. Zengezur dedik ama artık adını doğru koyalım. Bu hat, Turan Koridoru’dur. Turan Koridoru, Kars’tan Türkistan bozkırlarına uzanan tarihî ve kültürel istikbal kapısıdır. Bu kapı açıldığında asırlar boyunca gönüllerde saklanan kavuşma ülküsü ete kemiğe bürünecek, Anadolu ile Türkistan arasına örülmek istenen setler dağılacak, Turan ufku daha berrak, daha yakın ve daha kudretli hâle gelecektir.”
‘Turan Koridoru’nun açılması Türkiye için stratejik fırsattır’
“Küresel ticaret yollarının yeniden şekillendiği, Kuzey Hattı’nın savaş ve yaptırımlarla hassaslaştığı, Güney Deniz Yolları’nın Hürmüz’den Kızıldeniz’e kadar krizlerin tutsaklığı altına girdiği bir dönemde Turan Koridoru’nun açılması bölgemiz ve Türkiye için stratejik bir fırsattır. Güncel badireler dikkate alındığında bu hat, Türkiye’nin ve bölgemizin ihracat güzergâhlarını şekillendirecek, ülkemizin lojistik kabiliyetini artıracaktır. Böylesine çetin bir dönemde, bölge devletlerinin ekonomik kıskanç içinde sıkıştığı şartlarda Turan Koridoru’nun açılması, Ankara’dan Türkistan’a uzanan iktisadi ve jeopolitik bir sıçrama olacaktır. Kars’tan Iğdır’a, Nahçıvan’dan Bakü’ye dek Türk yurtlarına ekonomik canlılık kazandıracak, yeni yüzyılın ana ulaşım ve ticaret güzergâhlarından birini teşkil edecektir. Turan Koridoru, Türk ve Türkiye vizyonunun stratejik anahtarıdır. Türkiye, Türk dünyasına gönül köprüleriyle olduğu gibi demir yoluyla, kara yoluyla ve enerji hatlarıyla bağlanacaktır. Turan Koridoru açılacaktır. Türk dünyası kenetlenecek, Türk Devletleri Teşkilatı güçlenecektir. “Mücadelemiz milliyetçi Türkiye’ye ve Turan’a kadardır.” diye haykırarak yemin eden gönüller rahat bir nefes alacaktır.
Şimdi önümüzde yeni bir safha vardır. Ermenistan ya eski işgal zihniyetinin, diaspora çevrelerinin revanş heveslerinin peşinden savrulacak ya da bölgenin yeni gerçeğini kabul ederek kalıcı barışın kapısına varacaktır. Bu yeni gerçeğin temeli de bellidir. Karabağ Azerbaycan’dır. Bu gerçek, sahada kanla, masada ise hukuk zemininde tescillenmiştir. Eski işgal zihniyetini yeni kılıflarla yaşatmaya çalışan yollar kapalıdır. Normalleşme, Türkiye ve Azerbaycan’a yönelik tarihî husumet dilinin terk edilmesiyle, bölgenin yeni gerçeklerinin kabulüyle, hakkaniyet ve iş birliği zeminine riayet edilmesiyle mümkündür. Ermenistan aklını başına alır ve bölgesel iş birliği zeminine dürüstçe katılırsa, Turan Koridoru yalnız Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin değil, Ermenistan’ın da ekonomik yalnızlıktan çıkış kapısı olabilir. Aksi hâlde Ermenistan, dünden yitip gitmiş hayallere tutunarak yarının fırsatlarını heba edecektir. Can Azerbaycan’ın kazanımlarını aşındıran, Türk dünyasının önüne ket vuran, ilhamını Sovyet tortularından alan hiçbir formül kalıcı olamaz.
Milliyetçi Hareket Partisinin Turan ülküsü ile Cumhur İttifakı’nın 2053 ve 2071 vizyonu aynı istikamettedir. Bu istikamet Türk ve Türkiye Yüzyılı’dır. Bu hedef uğruna yorulmayacağız. Yılmayacağız, yıkılmayacağız. Önümüze çıkarılan engelleri şuurla aşacak, sabırla geçecek, karanlıkları sebatla geride bırakacağız. Bir adım geri durmayacak, bir an olsun tereddüde düşmeyeceğiz. Çünkü Türk milleti, gücünü maziden alıp atiye kendi hür iradesiyle yürüyen büyük bir millettir. Ömer Seyfettin’in kaleminden dökülen ve her Türk çocuğunun ruhuna işleyen o gür hitap bugün de aynı hakikati haykırmaktadır. “Korkma. Sen Türksün. Türkler hiçbir vakit, hiçbir yerde, hiçbir şeyden korkmazlar.”
Toplantı sonrası kendisini karşılayan basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Devlet Bahçeli, kendisine yöneltilen ‘seçim’ sorusuna şu cevabı verdi:
“Seçimlerin zamanında yapılması gerekir. Yeni cumhurbaşkanı adayı olarak farklı isimler ortaya çıkıyor. Bu doğru değildir. Cumhurbaşkanımız görevdedir, biz de arkasındayız.”


