ÖZEL HABER/Güneş OCAĞA-Mehmet Rumet SOYLU
Toplumda artan şiddeti Gazetemiz Güneydoğu Ekspres’e değerlendiren Psikiyatrist ve Psikoterapist Uzmanı Dr. Azad Günderci, şiddetin bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğuna dikkat çekti. Dr. Günderci, özellikle gençlerin ağır toplumsal yükler altında ezildiğini belirterek, “Gençler yalnızca kendi hayatlarını değil, bizim çözemediğimiz toplumsal sorunların yükünü de taşımaya çalışıyor” dedi.
“ŞİDDET BULAŞICIDIR”
Şiddetin sadece tek tek bireylerin öfke patlaması olmadığını, toplumsal olarak dolaşıma giren bir duygulama hali olduğunu vurgulayan Dr. Günderci, “Korku bulaşır, öfke bulaşır, aşağılanma bulaşır, nefret bulaşır. Eğer bir toplumda insanlar sürekli tehdit, belirsizlik, yoksulluk, kutuplaşma, dışlanma ve değersizleştirme içinde yaşıyorsa, bu duygular bireyin içinde kalmaz; ilişkilere, aileye, okula, sokağa, dile taşar. O yüzden ben şiddeti bulaşıcı bir duygu gibi düşünüyorum” diye konuştu.

“İNSANLAR TAŞIYAMADIĞI ACIYI DAVRANIŞA DÖKER”
İnsanların bazen taşıyamadığı acıyı davranışa döktüğüne işaret eden Dr. Günderci, “Bir de işlenmeyen travma meselesi var. İnsan taşıyamadığı acıyı bazen düşünemez, simgeleştiremez; o zaman onu davranışa döker. Bastırılmış acı çoğu zaman öfke olarak geri döner. Şiddet bazen taşınamayan ruhsal yükün başkasına aktarılmasıdır” diye kaydetti.
“TOPLUM GENÇLERE TAŞIYAMADIĞI YÜKLERİ VERİYOR”
Gençlerin ağır bir belirsizlik rejimi içerisinde yaşadığını vurgulayan Dr. Günderci, “Gençler bugün sadece büyümüyor, aynı zamanda ağır bir belirsizlik rejimi içinde yaşıyorlar. Gelecek kaygısı, ekonomik sıkışma, aile içi gerilim, dijital dünyanın baskısı, sürekli kıyaslanma, değersizlik hissi, yalnızlık… Bunlar çok ağır yükler. Gelişmekte olan bir ruhsallık için bunlar fazla. O nedenle gençlerde bu yük kimi zaman depresyon, kimi zaman bağımlılık, kimi zaman da öfke ve şiddet olarak dışa vuruluyor. Yani gençler bozuk olduğu için değil; toplum onlara taşımaları çok zor bir yük verdiği için zorlanıyorlar” dedi.
“EŞİTSİZLİK BÜYÜYOR, YOKSULLUK BÜYÜYOR”
“Çünkü şiddeti besleyen neredeyse bütün koşullar aynı anda büyüyor” diyen Dr. Günderci, sözlerine şunları ekledi:
“Eşitsizlik büyüyor, yoksulluk büyüyor, gelecek kaygısı büyüyor, yalnızlık büyüyor, kutuplaşma büyüyor, erkek egemen tahakküm dili güçleniyor, dijital linç kültürü yayılıyor. İnsanların sinir sistemi sürekli alarm halinde. Böyle toplumlarda düşünme azalır, refleks artar; empati azalır, düşmanlaştırma artar.
“ŞİDDET NORMALLEŞTİRİLDİ”
Bir başka neden de şu: Şiddet artık yalnızca yaşanan bir şey değil, aynı zamanda izlenen, dolaşıma sokulan, normalleştirilen bir şey. Ekranlardan, siyasetten, sokaktan, kurumların dilinden sürekli şiddet akıyor. Şiddet ne kadar görünür ve cezasız hale gelirse, o kadar öğretici olur. Ve bence en kritik nedenlerden biri de şu: Şiddet sadece aşağıdan gelmiyor, yukarıdan da üretiliyor. Toplumun dili sertleştikçe, iktidar dili aşağıladıkça, kutuplaştırdıkça, tehdit ettikçe, toplumsal ilişkiler de sertleşiyor. Çünkü siyaset yalnızca yasa yapmaz; duygu rejimi de üretir.”
KİMLER ŞİDDETE UĞRUYOR?
Şiddetin en çok güçsüz bırakılanlara uygulandığına dikkat çeken Dr. Günderci, “Kadınlar, çocuklar, gençler, yoksullar, göçmenler, LGBTİ+ bireyler, yaşlılar, engelliler, azınlıklar… Yani sesi daha az çıkan, korunma mekanizmalarına daha az erişen, toplumun gözünde daha kolay değersizleştirilen gruplar.
Kadınlara yönelik şiddet özellikle çok yapısal bir mesele. Bunu sadece öfkesini kontrol edemeyen erkek diye anlatamayız. Burada erkeklik kültürü, tahakküm, mülkiyet duygusu, denetim arzusu, cezasızlık ve kurumsal yetersizlik iç içe geçiyor. Çocuklar ise çok daha kırılgan. Çünkü çoğu zaman yaşadıkları şeyin adını bile koyamıyorlar. Çocuklukta yaşanan şiddet, yalnızca o dönemi değil, bütün hayatı etkiliyor. Bir de son yıllarda sağlık çalışanları, öğretmenler, bakım emeği verenler çok daha fazla şiddete maruz kalıyor. Çünkü sistemin çöküşü, öfkeyi en ulaşılabilir kişiye yöneltiyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Şiddet, çoğu zaman sadece bireyin değil, kurumların da çöküş belirtisidir.”
ŞİDDETİN ÖNÜNE NASIL GEÇİLİR?
Şiddetin polisiye bir mesele olmadığını, toplumsal bir sağlık meselesi olduğunu dile getiren Dr. Günderci, şunları ifade etti:
“Önce şunu kabul ederek geçebiliriz: Şiddet yalnızca polisiye bir mesele değil, bir toplum sağlığı meselesidir. Sadece ceza artırarak bu sorunu çözemezsiniz. Elbette hukuk işleyecek, mağdur korunacak, fail yaptırımla karşılaşacak. Ama bu yetmez. Şiddeti azaltmak için:
- çocuklukta güvenli bağlanmayı desteklemek,
- aile içi şiddeti erken fark etmek,
- okullarda psikososyal destek sistemleri kurmak,
- toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirmek,
- yoksulluk ve dışlanmayla mücadele etmek,
- gençlere gelecek ve söz hakkı vermek,
- ruh sağlığı hizmetlerini erişilebilir kılmak,
- medyanın ve siyasetin şiddet dilini dönüştürmek gerekir.
Şunu çok net söylemek lazım:
Bir toplum çocuklarını korkutarak büyütürse, kadınlarını koruyamazsa, gençlerini umutsuz bırakırsa, yoksullarını aşağılanmış hissettirirse, farklı olanı düşmanlaştırırsa; o toplumda şiddet tesadüf olmaz, iklim olur. Dolayısıyla çözüm sadece bireyi tedavi etmek değil; şiddeti üreten toplumsal zemini de dönüştürmektir. Şiddet, sadece birinin birine vurduğu an değildir; bir toplumun ruhsal, ahlaki ve siyasal olarak ne hale geldiğinin aynasıdır. Eğer biz bu aynaya dürüstçe bakmazsak, şiddeti sadece haber bültenlerinde görürüz; ama onu üreten düzeni değiştiremeyiz.
“GENÇLER, BİZLERİN ÇÖZEMEDİĞİ TOPLUMSAL YÜKLERİ DE TAŞIYOR”
Ve gençler tam da bu yüzden yoruluyor: Çünkü onlar yalnızca kendi hayatlarını değil, bizim çözemediğimiz toplumsal yükleri de taşımaya zorlanıyorlar.
Şiddet bireysel bir öfke patlaması olmaktan çok daha fazlası. O, işlenmeyen travmanın, eşitsizliğin, aşağılanmanın, tahakküm kültürünün ve kutuplaştırıcı siyasetin toplumsal dolaşıma girmiş halidir. En çok kadınlar, çocuklar, gençler ve güçsüz bırakılan gruplar etkileniyor. Bu yüzden şiddeti önlemek için yalnızca cezayı değil; çocukluk politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitliğini, ruh sağlığı hizmetlerini, yoksullukla mücadeleyi ve kamusal dili birlikte düşünmek zorundayız.”





