Mehmet Rumet SOYLU YAZDI
17 Ağustos 1999’da Marmara’yı sarsan deprem, yalnızca binaları yıkmadı. Hayatları yarıda bıraktı, aileleri birbirinden kopardı, çocukları annesiz-babasız, anne babaları evlatsız bıraktı. İnsanların yıllarca emek vererek kurduğu yuvalar saniyeler içinde enkaza dönüştü. Bir gecede umutlar göçük altında kaldı.
Ama 17 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük ders, yalnızca bir deprem gerçeği değildir. İnsanları gerçekten deprem değil, depreme karşı alınmayan önlemler öldürür.
Deprem bir doğa olayıdır. Fay hattını durduramayız. Yerin hareket etmesini engelleyemeyiz. Ancak sağlam binalar yapabilir, yapı denetimini hakkıyla uygulayabilir, bilim insanlarını dinleyebilir, riskli yapıları önceden tespit edip güçlendirebilir ve şehirlerimizi depreme hazırlayabiliriz. İşte bu nedenle, ‘Deprem öldürdü’ demek çoğu zaman eksik bir cümledir. Deprem sarsar; insanı çoğu zaman hazırlıksızlık öldürür.
Kâğıt üzerinde sağlam görünen ama gerçekte denetimsiz yapılan bir bina…
Kurallara aykırı atılan bir kolon…
Tasarruf uğruna eksik kullanılan malzeme…
Gereği gibi yapılmayan denetim…
Riskli olduğu bilindiği hâlde yıllarca dokunulmayan yapılar…Bilimin söylediği gerçekler yerine çıkarların tercih edilmesi…Bunların her biri, bir gün yaşanabilecek felaketin bedelini ağırlaştıran zincirin halkalarıdır.
17 Ağustos bize, ‘Deprem olacak mı’ sorusunun yanlış soru olduğunu öğretti.
Doğru soru şudur:
‘Deprem olduğunda biz ne kadar hazır olacağız’? Çünkü deprem gerçeğini değiştiremeyiz; fakat depremin sonuçlarını değiştirebiliriz.
Bir binanın yıkılması kader değildir. Bir insanın enkaz altında kalması kaçınılmaz değildir. Bir ailenin hayatının bir gecede kararması, ‘doğanın takdiri’ diyerek geçiştirilecek bir sonuç değildir.
Tedbir almak insanın sorumluluğudur.
Ve tedbir yalnızca deprem günü yapılmaz. Tedbir; imar kararında başlar, projede devam eder, inşaatta şekillenir, denetimde korunur ve yıllar boyunca sürdürülür.
Depremden sonra enkaz başında ağlamak elbette insanîdir. Ama asıl sorumluluk, enkaz oluşmadan önce başlar. Çünkü bir ülkenin deprem hazırlığı, yalnızca arama-kurtarma ekiplerinin gücüyle ölçülmez. Asıl ölçü, insanların enkaz altında kalmadan hayatta kalabilmesidir. 17 Ağustos’un acısını yalnızca anmak yetmez.
Her yıl isimleri okumak, sirenleri dinlemek, fotoğraflara bakmak ve ‘unutmadık’ demek önemlidir; fakat gerçek anlamda unutmamak, aynı hataları tekrar etmemektir.
Eğer bir bina tehlikeliyse onu deprem olmadan önce fark etmek…Eğer bir şehir riskliyse onu deprem olmadan önce dönüştürmek…Eğer bir yapı yönetmeliğe aykırıysa bunu yıllarca görmezden gelmemek… Eğer bilim insanları uyarıyorsa onları felaket yaşandıktan sonra değil, felaketten önce dinlemek…
Çünkü deprem unutmaz. Fay hatları takvim yapraklarına bakmaz.
Biz unutabiliriz. Biz erteleyebiliriz. Biz ‘bir şey olmaz’ diyebiliriz. Ama doğa, bizim ihmallerimize göre hareket etmez.
Bugün 17 Ağustos’un yıldönümünde kaybettiklerimizi saygıyla anarken, geride kalanlara yalnızca başsağlığı dilemekle yetinmemeliyiz. Kendimize ve yönetenlere şu soruyu da sormalıyız:
Bir sonraki depremde aynı acıları yeniden yaşamamak için bugün ne yapıyoruz? Çünkü gerçek yas, yalnızca gözyaşı dökmek değildir.
Gerçek yas, kaybettiklerimizin hatırasını yaşatacak bir gelecek kurmaktır.
17 Ağustos’ta hayatını kaybeden binlerce insanın anısına verilebilecek en büyük söz belki de şudur:
Sizi unutmayacağız. Ama sizi anmanın yolu yalnızca hatırlamak değil, sizin yaşadığınız acının bir daha yaşanmaması için sorumluluk almaktır.
Depremi engelleyemeyebiliriz.
Ama tedbirsizliği engelleyebiliriz.
Ve bazen bir kolonun sağlamlığı, bir yönetmeliğin uygulanması, bir denetçinin görevini hakkıyla yapması, bir yöneticinin doğru kararı alması, bir vatandaşın riskli binasını kontrol ettirmesi, bir insanın hayatıyla ölüm arasındaki fark olabilir.
Bu yüzden 17 Ağustos’un ardından geriye yalnızca bir yas cümlesi değil, güçlü bir ders bırakmalıyız:
Deprem doğanın gerçeğidir. Yıkımın büyüklüğü ise büyük ölçüde bizim hazırlığımızın sonucudur. Unutmayalım.
Depremi durduramayız. Ama ihmali, ihmalkârlığı ve tedbirsizliği durdurabiliriz. Ve belki de kaybettiklerimize duyduğumuz en anlamlı saygı, bir sonraki depremde kimsenin ‘keşke daha önce önlem alsaydık’ demek zorunda kalmayacağı bir ülke bırakmaktır.





