Faruk BALIKÇI Yazdı

Türkiye’nin en ağır meselelerinden biri olan barış meselesinin konuşulduğu, yurt içinden ve yurt dışından akademisyenlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, hak savunucularının bir araya geldiği böylesi bir forumun bu topraklarda yapılması başlı başına önemlidir. Hele ki iktidar ile Abdullah Öcalan arasında yeniden konuşulan süreç tartışmalarının olduğu bir dönemde, bu tür buluşmaların toplumsal zemine katkı sunacağı açıktır.

Katılan herkes değerlidir. Söylenen her söz kıymetlidir. Barış adına kurulan her cümle önemlidir. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ancak…

Bizim kronik bir hastalığımız var:

Uzağı yakın görmek, yakını ise görmezden gelmek. Dışarıdan geleni daha ‘cazip’, daha ‘etkili ve yetkin’ saymak. İçeridekini ise sıradanlaştırmak. Ne yazık ki yıllardır böyledir bu. Sporda da böyle, sanatta da böyle, siyasette de böyle…

Ve maalesef gazetecilikte de.

Forum kapsamında düzenlenen ‘Barış Gazeteciliği Atölyesi’ bunun son örneklerinden biri oldu kanımca. İstanbul’dan gelen gazeteciler Tuğçe Tatari ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Ercan İpekçi’nin bu alanda söz söylemesi elbette ve kesinlikle değerlidir. İkisi de meslek adına saygın isimlerdir. Buna dair tek bir itiraz yok.

Fakat insan ister istemez şunu soruyor: Yıllardır bu bölgede gazetecilik yapan insanlar neden yoktu?

Senatoda silah sesleri yükseldi
Senatoda silah sesleri yükseldi
İçeriği Görüntüle

Çatışmanın tam ortasında haber takip eden, kurşunların hedefi olan, faili meçhullerin gölgesinde çalışan, cenazelerin başında not tutan, annelerin ağıdını birebir duyan, yasın sıcaklığına dokunan bu kentin gazetecileri neden yer almadı? Daha doğrusu neden yer verilmedi?

Barış gazeteciliği dediğimiz şey yalnızca teorik bir anlatı mıdır? İstanbul’dan bakarak bölgeyi yorumlamak mıdır? Yoksa acının tam ortasında, olay mahallinde, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide tanıklık etmiş insanların hafızası mıdır?

Çünkü bu coğrafyada gazetecilik yapanların çoğu sadece haber yazmadı. Aynı zamanda yaşadı. Çatışmayı da gördü, göçü de, faili de mağduru da gördü. Kimi zaman bir çocuğun korkusuna, kimi zaman bir annenin sessizliğine tanıklık etti. Barış gazeteciliğinin ne kadar kıymetli olduğunu en iyi bilenler de belki tam olarak bu insanlardır.

Ekran başında yazılan süslü cümleler alkış da alabilir, reyting de. Ama gerçek hayatın hafızasında karşılığı ne kadar vardır, tartışılır. Çünkü bu topraklarda gazetecilik bazen yalnızca meslek değil, aynı zamanda tanıklıktır.

İşte tam da bu yüzden insanın içine dokunuyor. Diyarbakır’da yapılan bir forumda, Diyarbakır’ın hafızasının geri planda bırakılması insanı düşündürüyor. Bu şehirde barışa dair sözü olan insanlar var. Çözüm önerisi olan insanlar var. Süreçlere birebir tanıklık etmiş gazeteciler, yazarlar, aydınlar var. Anlatacak hikâyeleri, paylaşacak birikimleri, aktaracak hafızaları var.

Ama ne hikmetse çoğu zaman mikrofon uzaktakine tutuluyor. Yakındaki ise sessizce izlemekle yetiniyor. Belki de en büyük problemimiz tam olarak burada başlıyor. Kendi gözümüzle bakmayı unutuyoruz. Hatta bazen kendi gözümüzü çıkarmaya çalışıyoruz.

Oysa barış, önce birbirini görmekle başlar. Yakınındakini duymakla başlar. Aynı şehrin hafızasına, emeğine, acısına değer vermekle başlar. Eğer bunu başaramazsak, bir yanımız hep eksik kalacaktır.

Muhabir: Faruk BALIKÇI