ÖZEL HABER/Güneş OCAĞA-Mehmet Rumet SOYLU

Meclis’te kabul edilen “Çerçeve Yasa”ya ilişkin değerlendirmelerde bulunan SAMER Genel Koordinatörü Yüksel Genç, yasa çıkana kadar toplumda sürece yönelik yüksek düzeyde bir güvensizlik bulunduğunu söyledi. Genç, saha gözlemleri ve elde edilen verilerin, Türkiye toplumunun demokratik ve hukuki reformların hayata geçirilmesine yüksek düzeyde onayladığını ortaya koyduğunu belirtti.

“ÇERÇEVE YASA METNİ ÇOK ZOR KOŞULLARDA ORTAYA ÇIKTI”

SAMER Genel Koordinatörü Yüksel Genç, Gazetemiz Güneydoğu Ekspres’e şu değerlendirmelerde bulundu:

“Çerçeve Yasa, ilk yasa ve itiraf etmek gerekir ki silahların bırakılmasına dair bir hukuk rejimi kurma girişimi. Ancak buna henüz “barışın kurucu yasası” demek erken ve güç. Öncelikle, çok zor koşullarda ortaya çıkmış bir yasa metni olduğunu bilmek gerekiyor.

Son 19 ay içerisinde bu yasa metninin çıkması için çok fazla müzakere, karşılıklı tartışma ve hatta yer yer tecridin gündemleştiği pozisyonlar yaşandı. Sayın Bahçeli, PKK’nin silah bırakma ve fesih kararını mayıs ayında açıklamasının ardından, “bir kanat tamamlandı, sıra ikinci kanatta” diyerek iktidara, silahsızlık ve fesih kararına denk düşecek, bunu pratikleştirecek bir hukuki düzenleme çağrısında bulundu. Ancak o günden bugüne Bahçeli’nin bu çabalarının karşılık bulması güç oldu. İmralı’da Sayın Öcalan’ın müzakere ve diyalog koşulları da bu anlamda yer yer kilitlendi.

Yüksel Genç1-1

“BU YASA SİLAHLAR ÜZERİNE KURULAN BİR YASA”

Ekim ayında Meclis’in açılmasıyla birlikte, pozitif hukuk temelinde barış sürecine geçişin yasalarının yapılması tartışması başladı. O günden bugüne yaklaşık 11 aylık bir süreçten söz ediyoruz. 11 ay sonra pozitif hukuk değil ama belki “negatif barış”ın hukuki sürecine önemli bir giriş yapıldı. Çünkü negatif barış, silahların sustuğu anı ve artık silahların kullanılmayacağına dair güçlü iradeyi temsil ediyor; bunun hukuki ayağını oluşturuyor. Bu yasa da esas olarak silahlar üzerine kurulu bir yasa metni.

Peki, bu yasa neden 11 ay içinde çıkmadı? Bahçeli’nin geçen yılın mayıs ayından beri “ikinci kanadın sırası” diyerek ifade ettiği hukuki düzenleme, neden yasama ve yürütme erki nezdinde pratik bir karşılık bulmadı?

Bununla ilgili çok fazla spekülasyon yapmak mümkün. Ancak benim kanaatimce, süreç bir devlet projesi, hatta bir devlet kararı olmakla birlikte, iktidar kendi ajandasını uygulamayı tercih etti. Bu ajandanın da aynı zamanda bir devlet politikası olduğunu bilmek gerekiyor.
Devletlerin bazı konulardaki siyasetlerini tek bir plan üzerinden kurmadıkları kanaatindeyim. Yılların politika tecrübesinden öğrendiğim bir şey açısından söylüyorum: Aslında Bahçeli’nin tutumu da bir devlet politikası olarak ortaya çıkıyor. AK Parti iktidarının tutumu da bir devlet politikası olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu politikalar içerisinde birbirinden farklı öncelikler olduğu görülüyor.

“BUNUN TEMELİNDE NE VAR?”

Hükümet, uluslararası sahada ve Ortadoğu’da kendi ajandasına uygun sonuçlar ortaya çıkana kadar içteki süreci bir nevi bekletti.
Suriye’de HTŞ yönetiminin kurulması, Rojava’daki süreç, İran meselesi ve NATO toplantısının Ankara zirvesi gibi gelişmelerin tümü, AK Parti iktidarının kafasındaki Türkiye’nin bölge vizyonuyla uyumlu biçimde, Türkiye’nin bölgesel rolüne ilişkin yol temizliği niteliğinde bir pozisyon içerdi.

Bunlar tamamlanmadan sürece dönmek istememiş görünüyor. Hatta iktidarın yer yer şu izlenimi verdiğini düşünmek mümkün: Ortadoğu’da gelişecek imkan ve olanaklara ve Batı bloğuyla kurduğu ilişkinin ortaya çıkaracağı güce bağlı olarak bu süreci hiç işletmeme ihtimalini bile gündemde tutmuş olabilir.
Ancak son NATO toplantısı, Ortadoğu’daki gelişmeler ve küresel dünyanın ortaya çıkardığı çatışma riskleri Türkiye’nin jeopolitik önemini daha fazla öne çıkardı. Fakat bu jeopolitik önemin sonuç doğurmasının ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu güçlendirmeye yönelik hedeflerinin, Kürt meselesinde şiddetin bitirilmesini zorunlu kıldığı bir noktaya gelindi.

Ve bundan sonra bu yasal düzenleme, yani Çerçeve Yasa ortaya çıktı.

“İKTİDARLAR ÇOK AZ ŞEY VEREREK DEFTERİ KAPATMAYI TERCİH EDERLER”

Bu yasa metninin kolay ortaya çıkmadığını düşünüyorum. Buna rağmen iktidarlar, bu tür çatışma çözümü süreçlerinde karşı gücü mümkün olan en az şeye razı etmeyi; mümkünse hiçbir şey vermeden, en fazla da çok az şey vererek defteri kapatmayı tercih ederler. AK Parti iktidarı da yasal düzenlemeler ve bu sürece ilişkin beklentiler etrafındaki tartışmaları, bana kalırsa, büyük ölçüde bu anlayışa uygun biçimde yürüttü.

Örneğin, yapılan açıklamalardan anlıyoruz ki devlet adına İmralı’da görüşenler, mart ve mayıs aylarında aslında belli mutabakatlara ulaşmışlardı. Buna rağmen yasa çıkmadı. Çünkü iktidar, bana kalırsa, mart ve mayıs aylarında ortaya çıkan mutabakatın da altında bir yasal çerçeveyle süreci yürütmeyi düşündü.
Oysa başlangıçta düşünülen yasal çerçevenin yalnızca silahların bırakılmasına odaklanan bir düzenleme olması gerekmiyordu. Aynı zamanda demokratik çözümü mümkün kılacak, demokratik siyasete geçişi sağlayabilecek bir barış yasasına giriş niteliği de taşıması gerekiyordu. İlk konuşulanların bağlamı buydu.
Ancak bütün bu süreç içerisinde belli ki çetin müzakereler ve tartışmalar yürütüldü. Bu süreç boyunca Öcalan’ın dışarıyla bağı da kapatıldı. Mart ve mayıs ayındaki görüşmelerin askıya alınması, İmralı Heyeti’nin görüşmelere gidememesi ve mayıstan 20 Temmuz’a kadar yaşanan süreç, bana göre, bu çetin müzakere döneminin bir parçası olarak okunabilir.

“ÇETİN BİR MÜZAKERE VE KARŞILIKLI DİRENÇ SÜRECİ YAŞANDI”

Hatta iktidarın, müzakere aktörü olarak seçtiği liderliği yalnızlaştırmayı ve bazı şeylere razı etmeyi bir konsept olarak yürüttüğü dahi düşünülebilir. “Pazarlık” kavramı belki buraya tam oturmuyor; ama ortada gerçekten çetin bir müzakere ve karşılıklı direnç süreci olduğunu söylemek mümkün.

Dolayısıyla önümüzdeki bu yasanın kolay ortaya çıkmadığını görmek gerekiyor. Çok ciddi bir müzakere, diyalog ve karşılıklı direniş sürecinin sonucunda, belki de metnin daha makul bir noktaya gelmesini sağlayan bir mücadele içerisinde ortaya çıktığını düşünüyorum. Bazılarına yasa çok kolay çıkmış gibi gelebilir. Oysa bunun böyle olmadığını görmek gerekiyor.

İmralı’nın, bu süreci büyük ölçüde yalnız yürütmek durumunda kaldığını; Sayın Öcalan’ın da bu süreçte çok ciddi biçimde zorlandığını tahmin etmek mümkün. Buna rağmen ortaya çıkmış bir metinden söz ediyoruz.

Üstelik mesele yalnızca yasanın içeriğiyle de sınırlı değil. Bazıları bu yasanın içeriğini bir barış yasası olarak, yani barışı kuran bir yasa olarak görmeyebilir. Ancak yasanın içeriği ne olursa olsun, devletin bir direniş örgütüyle karşı karşıya gelip müzakereler yoluyla yasal bir sonuç üretmek durumunda kalmış olması başlı başına önemli bir gelişmedir.

“METİN ÇOK GÜÇLÜ DİRENİŞ NİTELİĞİ TAŞIYOR”

Bu durum, Kürt meselesindeki yüz yıllık inkar, isyan ve bastırma döngüsünde bir halkanın kırılmasına ve dolayısıyla bu döngünün yeniden üretilmesinin önüne geçilmesine vesile olabilecek güçtedir. Kürt meselesinin silahtan, şiddetten ve çatışmadan arındırılmasına ilişkin çok güçlü bir giriş niteliği taşıyor. İçeriği ne olursa olsun, yasanın böyle bir yanı var. Bunu da görmek gerekiyor.
Yeni

Şimdiye kadar Kürt isyanlarının liderlerinin İstiklal Mahkemeleri ya da ağır olağanüstü mahkemeler süreçlerinden geçirilerek idam edilmesi ve isyanların bastırılması, sonraki isyanların gerekçesini ve temelini oluşturuyordu. Bugün bu halkada yaşanabilecek bir kırılma, yani bastırma, imha ve idam sehpası üzerinden sonuçlandırma biçiminin terk edilmesinin de önünün alınmasına vesile olabilir.

Elbette bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, yasanın uygulanma biçimiyle ve gerekçede belirtilen ilk yasa olma vasfının ortaya çıkardığı taahhüdün devamının yerine getirilmesiyle çok yakından ilgili olacak.

Kaldı ki bu yasanın “ilk yasa” olarak tanımlanmış olması da bir devlet taahhüdü olarak okunmak zorunda. Çünkü belli ki mevcut yasanın hem silahların tümden bertaraf edilmesi hem de Kürt meselesinin çözümüne dönük demokratik bir siyaset ortamının kurulması açısından yetersiz olduğunu onlar da gayet iyi biliyorlar. Bu nedenle girişte bunun bir “ilk yasa” olduğunu söylemek ve devam yasalarıyla sürecin sürdürüleceğine ilişkin bir gelecek taahhüdünde bulunmak durumunda kalmışlar.
Bütün bu bağlamları birlikte düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

“1999’DA BARIŞ GRUPLARI OLARAK GELDİĞİMİZDE HERHANGİ BİR YASAL GÜVENCEMİZ YOKTU”

Peki, bu yasa aynı zamanda bizim için neden çok önemli? Bunun daha kişisel bir tarih bağlamı da var. Ona da değinmek gerekiyor.
1999’da barış grupları olarak geldiğimizde herhangi bir yasal çağrı ve güvencemiz yoktu. Herhangi bir siyasal iradenin taahhüdü ve güvencesi de bulunmuyordu. Sayın Öcalan’ın çağrısıyla, Kürt meselesinde silahsız mücadele döneminin başlayabileceğini ve PKK’nin silah bırakabileceğini göstermek gibi bir iyi niyet adımıyla sürece geldiğimizi hatırlamak gerekiyor.

Tüm bu güvencesizlikler içerisinde çok zorlu bir yürüyüşle o adımı tamamladık ve Kürt meselesinde bugün tartışılan konseptin o dönemde gerçekleşmesi için uğraştık. Bunun bedeli tabii ki ağır oldu. Her şeyden önce cezaevlerine girdik. Çünkü barış için ne yasal bir zemin ne de iktidarın ve siyasal iradenin böyle bir taahhüdü vardı.

Ayrıca iktidar, Kürt meselesinin siyasal ve barışçıl çözümü konusunda henüz bazı konseptleri ve iknaları oluşturamamıştı. Olayı hala klasik mantık içerisinde, yenilgi ve zafer bağlamında ele alıyordu. Ne yazık ki hala klasik bastırma döngüsünün bastırma aşamasıyla uğraşıyordu. Buna rağmen biz barış çalışmalarımızı yürüttük; hem cezaevinde hem de çıktıktan sonra bu çabayı sürdürdük.

Bugün de Kürt meselesinde demokratik, siyasal ve sivil alanın korunmadığının, güvence altına alınmadığının en büyük kanıtlarından biri, bizim Kürt meselesinde barış ve çözüm tartışmalarını içeren makalelerimizin, analizlerimizin ve barış çalışmalarımızın yargılama konusu yapılmış olmasıdır. Ben de yine bu nedenle tutuklandım.

“HER SİYASAL REJİM KRİZİNDE İLK HEDEF ALINAN KESİMLERDEN BİRİYİM”

Türkiye her krize, özellikle de siyasal rejim krizine girdiğinde, ilk hedef alınan kesimlerden biri olmaya başladık. Yargılanan şeyler de çoğu zaman bizim Kürt meselesinde çözüm ve barış taleplerimizi ya da bunların nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin önerilerimizi içeren yazılarımız oldu. Dolayısıyla tam bir güvencesizlik içerisinde, cezaevi süreci sonrasını da üstlenen, demokratik siyasetin bedelini ödeyerek ona alan açmaya çalışan bir yerde durduk.

“2009’DA GELEN GRUP BİRKAÇ AY SONRA GERİ DÖNDÜ”

Biz hem siyasal iradenin taahhüt ve güvencesinden hem de hukuk güvencesinden yoksunduk. 2009’da Mahmur’dan gelen gruplar ise Sayın Öcalan’ın Oslo süreci dönemine de denk gelen tartışmaların içerisinde geldi.

MasterChef Dokunulmazlık Oyunu kim kazandı? 13 Ağustos Perşembe MasterChef bireysel dokunulmazlığı kim aldı?
MasterChef Dokunulmazlık Oyunu kim kazandı? 13 Ağustos Perşembe MasterChef bireysel dokunulmazlığı kim aldı?
İçeriği Görüntüle

İktidarla yapılan görüşme ve diyalogların sonucunda, ilgili dönemin hükümetinin siyasal taahhüdü üzerinden gelişen bir süreç söz konusuydu. Ancak buna rağmen gelenler, bir süre sonra ulusalcı damarların kışkırtması ve savaş rantının hala memlekette para ettiği bir ortamda bundan çıkar sağlayan kesimler tarafından hedef alındı. Çok hızlı bir biçimde, o dönem “çadır mahkemeleri” adı altında yargılamalara tabi tutuldular. Bu insanlar birkaç ay sonra yargılama ve tutuklama süreçleriyle karşı karşıya kaldılar ve sonunda çıkıp gittiler. Güvencesizliği reddettiler.

“ŞİMDİ ÜÇÜNCÜ BİR AŞAMADAYIZ”

Şimdi üçüncü bir aşamadayız. Bugün siyasal iradenin de taahhüdü var, devletin de taahhüdü var. Bütün yetersizliğine rağmen yasal bir zemin de kurulmaya çalışılıyor.

Şunun için bunları anlatıyorum; bugün oluşan bu zeminin kendisi, aynı zamanda 27 yıllık mücadelenin bir sonucudur. Daha da geriye götürürsek, aslında 1993’teki barış sürecinden bu yana ortaya konulan çabanın bir sonucudur.

O yüzden burada yalnızca ortaya çıkan sonucun içeriği değil, bu çabaların kendisinin karşılıklı olması, anlamlı bir noktaya gelmesi ve bir evreye ulaşmış olması da kıymetlidir. İnsanlar bunu unutuyor. Ne yazık ki Kürt meselesinde her evre için çok büyük bedeller ödemek zorunda kalınıyor. Her bozulan evreden bir sonrakini başarabilmek için çok büyük bir siyasal güç ve direnç göstermek gerekiyor.

Bu defaki sürecin bozulmaması ve yeni, daha büyük bir siyasal dirence ve yeni bedellere mecbur kalınmaması bugün herkesin sorumluluğundadır. Bunu bilmek gerekiyor.

“KAYYUM ATANAN BELEDİYELERİN İDATESİ BİR YASAL METİNLE İLGİLİ MEVZUATA EKLENMESİ GEREKİR”

Bu sürecin ayrıca güçlendirilmesi açısından, yasanın onaylanması ya da tespit süreçlerinin tamamlanmasının beklenmesine gerek olmadan, çok hızlı bir biçimde başından beri yol temizliği ve güven artırıcı önlemler olarak değerlendirilen adımlar atılabilir. Kayyum atanmış belediyelerin iadesi ve bundan sonra kayyum atamalarını güçleştiren bir yasal metnin ilgili mevzuata eklenmesi bunların başında geliyor.

Bu konu başından beri tartışılıyor. Çünkü demokratik siyasete gireceksiniz; ancak siz temsil siyasetini bile koruyamıyorsunuz. Temsil hakkınız çok hızlı bir biçimde ortadan kaldırılabiliyorken bu süreç nasıl ilerleyecek? Bu nedenle, bundan bağımsız olarak kayyum atanmış bütün belediyelerin çok hızlı bir biçimde iade edilmesi sağlanmalı. Bu, bütün bu yasal hükümler yürürlüğe girmeden önce, sürecin iklimini değiştirmek ve toplumu hazırlamak açısından yapılması gereken bir adımdı.
Aynı şekilde, cezası bitmiş olmasına rağmen hala çeşitli komisyonlar ve benzeri garip, gayrihukuki uygulamalar nedeniyle tahliye edilemeyen insanların tahliye edilmesi; hasta tutukluların serbest bırakılması gerekiyor. Bunlar mevcut yasalar çerçevesinde yapılabilecek şeyler.

Sivil toplum alanının rahatlatılması, mahkemelerin cezalandırıcı değil, hak ve özgürlükleri koruyucu bir anlayışla yeniden kendisini konumlandırması da çok hızlı bir biçimde gerçekleştirilebilir. Bunun yanı sıra medya ve siyaset dilinin toplumu buluşturucu bir biçimde yeniden kurulması için herhangi bir yasal düzenlemeye ya da başka bir şeye ihtiyaç yok.

AYM KARARLARI UYGULANMALI

Yine AYM kararlarının uygulanması gerekiyor. Selahattin Demirtaş, TİP Milletvekili Can Atalay, Osman Kavala gibi pek çok kişiyle ilgili AYM tarafından hak ihlali olarak değerlendirilen tutuklama ve yargılama süreçlerine ilişkin kararların uygulanarak gereğinin yerine getirilmesi gerekiyor. Bunların yeni bir yasaya ihtiyaç duyulmadan, mevcut hukuk çerçevesinde yapılması mümkün. Bütün bu adımlar, sürecin ortamını ve toplumsal iklimini inanılmaz ölçüde farklılaştırabilir.

“YASA ÇIKANA KADAR İNSANLAR SÜRECE KARŞI BİR GÜVENSİZLİK BELİRTİYORDU”

Bu yasa çıkana kadar insanlar sürece dönük yüksek bir güvensizlik belirtiyordu. Şimdi ise saha gözlemleri ve veriler, Türkiye toplumunun demokratik hukuk reformlarına ve az önce saydığımız pek çok reformun mutlaka yapılması gerektiğine yüksek düzeyde onay verdiğini gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye toplumunda demokratik ve hukuki reformlara ilişkin güçlü bir toplumsal onay ve meşruiyet var. Ancak bu reformları hayata geçirecek siyasi iradeye yönelik güven oldukça zayıftı. Özellikle sürecin, Meclis aşaması tamamlanana kadar bir yasanın çıkıp çıkmayacağı konusunda ciddi bir temkinlilik ve güvensizlik söz konusuydu.

“DEMOKRATİK REFORMLARA YÖNELİK YÜKSEK BİR ONAY VAR”

Yine, çıkacak yasanın Meclis Komisyonu raporunda vadedilenlerin yalnızca bir kısmını kapsayacağı yönünde bir beklenti ve öngörü vardı. Gözlemlerimiz ve raporlarımız da bu tabloyu ortaya koyuyordu. Dolayısıyla toplumda sürece karşı bir güvensizlik varken, barışa, toplumsal ve demokratik reformlara yönelik yüksek bir onay söz konusuydu.

Şimdi ise yasanın çıkması ve 19 ay sonra Meclis'te, hiç değilse bu yasa üzerinden, bütün siyasi iradenin ve Meclis iradesinin birlikte tartıştığı bir ortamın toplum tarafından izlenebilmesi, insanların süreç hakkında hiç olmadığı kadar fazla bilgilenmesine yol açtı. Bir yasanın ortaya çıkabilmiş olmasının yarattığı temkinli güven, beraberinde “Nasıl uygulanacağını görmek istiyoruz” diyen, hala ihtiyatlı ama önceye göre daha umutlu bir profil ortaya çıkardı. Bir eşiğin aşılmak üzere olduğuna inananların sayısında da belirgin bir artış yaşandı.

Bundan sonraki süreçte, uygulamaya bağlı olarak, 19 ay boyunca yeterince yapılmayan toplumsallaştırma ihtiyacının daha da artacağı görülüyor. Bütün bunlar, yasanın içeriğinden bağımsız olarak ortaya çıkan ve çıkardığı pozitif veriler.

“KÜRT TOPLUMU NE İSTEDİĞİ KONUSUNDA OLDUKÇA BİLİNÇLİ”

Buradan şunu söyleyebiliriz; Kürt toplumu aslında ne istediği konusunda oldukça bilinçli. Türkiye'de demokratik reformlara ilişkin sorular sorulduğunda toplumun genelinde yüksek bir destek görülüyor. Ancak bunun Kürt meselesiyle ilişkisi sorulduğunda daha temkinli, biraz daha düşük bir destek ortaya çıkıyor. Çünkü toplum, Kürtler üzerinden antidemokratik, hukukun cezalandırıcı ve güvenlikçi bir bağlamda işletilmesine o kadar alışmış durumda ki, bu konuda Kürtler tam tersine bir seyir izliyor.

Kürt toplumu, Türkiye'nin demokratik hukuk reformlarına ve demokratikleşmeye olan ihtiyacını hem Kürt meselesinin çözümünün kanallarını açmak hem Türkiye'de ortak yaşamı güvence altına almak hem de daha demokratik bir Türkiye'de birey olarak var olabilmek açısından önemli görüyor ve tercih ediyor.

Dolayısıyla toplumların durduğu yere göre soruların yanıtlarının alt kırılımları değişebiliyor. Ancak hepsinin ortaklaştığı temel nokta aynı, demokratik reformlara duyulan ihtiyaç.”

Muhabir: Güneş OCAĞA - Mehmet Rumet SOYLU