“Odaklandığınız şey hayatınıza yayılır” sözü, kulağa kişisel gelişim cümlesi gibi gelse de aslında tam olarak çağımızın politik ve toplumsal gerçeğini anlatıyor.
Rahibe Teresa’ya atfedilen o meşhur yanıtı hatırlayalım: “Savaş karşıtı yürüyüşe katılır mısınız?” sorusuna verdiği cevap kısa ama sarsıcıdır: “Hayır. Barış yanlısı bir yürüyüş yaptığınızda katılırım.”
Bu iki ifade arasındaki fark, sadece kelimelerde değil, bir zihniyet farkında gizli. Biri savaşı merkeze koyuyor, diğeri barışı.
Bugün dünyanın ve Türkiye’nin ruh hali tam da bu ayrımın ortasında sıkışmış durumda.
Peki gündemimiz neye hizmet ediyor?
Televizyon ekranlarını açtığımızda savaş, çatışma, kriz, ekonomik daralma, felaket, kutuplaşma…
Sosyal medyada en hızlı yayılan içerikler: öfke, linç, kavga, hakaret.
Algoritmalar bile şunu biliyor: Negatif olan daha hızlı yayılır.
Ama kimse şu soruyu sormuyor: Biz bunları izledikçe, paylaştıkça, konuştukça neyi büyütüyoruz?
Toplum olarak saatlerimizi neye ayırıyorsak, zihinsel enerjimizi oraya yatırıyoruz.
Zihinsel enerji ise sadece düşünce üretmez; duygu üretir, dil üretir, davranış üretir.
Sonunda da siyaset üretir.
Yani sürekli krizi konuşan bir toplum, kriz diliyle konuşmaya başlar.
Sürekli tehdidi konuşan bir toplum, herkesi tehdit gibi görmeye başlar.
Sürekli yokluğu konuşan bir toplum, bolluğu görme yeteneğini kaybeder.
“Karşıtlık” üzerinden kurulan siyaset nasıl etki eder ?
Bugün dünya siyasetinde de benzer bir tablo var.
Liderler çoğunlukla “neyin karşısında” olduklarını anlatıyor: Terör karşıtı, göç karşıtı, kriz karşıtı, muhalefet karşıtı, iktidar karşıtı…
Peki kim “neyin yanındayız” diye konuşuyor?
Karşıtlık dili, toplumu sürekli bir savunma psikolojisine sokar.
Savunma psikolojisi ise korku üretir.
Korku ise en kolay yönetilen duygudur.
Bu yüzden “tehdit anlatıları” her zaman rağbet görür.
Ama bedeli ağırdır: Toplum huzuru değil, tetikte olmayı öğrenir.
Dayanışmayı değil, saf tutmayı öğrenir.
İşte Rahibe Teresa’nın cümlesi burada anlam kazanıyor. “Savaş karşıtı” demek bile zihni savaşa bağlar. “Barış yanlısı” demek ise zihne bir hedef verir.
Toplumsal psikoloji de böyle işler. Sürekli “şiddet var” derseniz insanlar daha sertleşir. Sürekli “birlik mümkün” derseniz, insanlar o ihtimale doğru davranmaya başlar.
Bu, sorunları inkâr etmek değildir. Bu, sorunun kendisini değil, çözümün yönünü merkeze almaktır.
Bugün en radikal şey nedir biliyor musunuz?
Sakin kalmak. Kutuplaşma çağında yumuşak bir dil kullanmak. Kavga çağrısına kapılmamak. İnsanı kimliğinden önce insan olarak görmek.
Çünkü sistem bizi sürekli şuna çağırıyor: Taraf ol, öfkelen, tepki ver, karşı çık.
Ama belki de en dönüştürücü tavır şudur: “Ben neyin karşısında olduğumdan çok, neyin yanında olduğumu büyüteceğim.”
Barışın, adaletin, merhametin, dayanışmanın…
Odak, sadece bireysel bir tercih değildir; toplumsal bir yön pusulasıdır. Neye uzun süre bakarsak, ona dönüşmeye başlarız.
Soru şu: Biz, bir toplum olarak, nereye bakıyoruz?