Sonu güzel biten her hikâye tatlı bir yorgunluğa bırakır yerini. Gaye Boralıoğlu'nun "Her Şey Normalmiş Gibi" romanı da böyle bir lezzet bırakıyor okurun dimağında.
Başlık biraz tuhaf sanki. Çünkü bir romana bakılmaz, roman dediğin okunur. En fazla kapağına bakarsın, yazarın ve romanın adına, yazı karakterine bakarsın. Bu müthiş fikir(!) okuyup sehpaya bıraktığım "Her Şey Normalmiş Gibi" romanına baktığımı fark ettiğimde geçti aklımdan.
"Her Şey Normalmiş Gibi" (İletişim Yay.) Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı. Roman, Arda ile Lora'nın İstanbul'da başlayan ve 'bir ara' Diyarbakır sokaklarına da uzanan aşk hikâyesini anlatıyor.
Arda ve Lora, dünya ve yaşadıkları yerle kurdukları bağ anlamında, aslında bir araya gelmeleri pek de mümkün olmayan karakterler. Onları bir araya getiren tesadüf ya da başka bir şeydir ki, bu da irdeleniyor romanda. Hikâyenin anlatıcısı ve kahramanı Arda, bunu şöyle tarif ediyor: "İkimiz aslında o kadar çok farklıydık ki. Onun bütün etrafını içine alan bir enerjisi vardı, ben tamamen kendime dönüktüm, onun iyileştirme kabiliyeti vardı, benim hasta etme, onun neşesi vardı, benim hüznüm. Yine de birbirimize doğru aktık; belki meraktan, belki şefkatten."
Arda bir çeşit Olomov, bir yerden bir yere, bir işe, bir davaya, bir aşka akacağı yok aslında. Dolayısıyla hem merak hem şefkat Lora'ya ait. Zaten Lora, onu duygusal ve düşünsel olarak değiştiremeyeceğine ikna olduktan sonra, çekip gitmeden önce yani, şöyle demiştir: "Sen umutsuz vakasın!"
Sevdiği adama "umutsuz vaka" diyen Lora, Diyarbakırlı bir Kürt'tür. Neredeyse her Kürt gibi politiktir. Derneklerde görev alır. Eylemlere katılır ve kimi zaman yara bere içinde kalır. Umut eder ve hatta umut etmekle yükümlü hisseder kendisini. Babası hapiste, kardeşleri dağdadır. Annesi Kürtçe isim vermeye korktuğu için, Küçük Ev dizisindeki kızdan esinlenmiş, ona Lora ismini vermiş.
Lora gidiyor ve Arda yapayalnız kalıyor. Annesiyle az görüşüyor ve arkadaş çevresi yok gibi bir şeydir Arda'nın. İçine biraz daha gömülüyor. Onu ayakta ve hayatta tutan Lora'ya duyduğu özlemdir. Onu evden çıkarıp bir gayret Diyarbakır sokaklarına sürükleyen de bu özlem duygusudur.
*
Arda, Lora'nın aklını ve mücadele azmini seviyor. Bir umutsuz vaka olduğunu biliyor ve terk edilmeyi hak ettiğinin farkında. Ama esas soru şu: Arda, Lora'ya âşık mı? Evet. Ama kibrinden dolayı bunu doğrudan itiraf etmiyor, satır aralarında hissettiriyor. Hatta aşk hakkında şairane cümleler bile karalıyor: "Ve bir şey daha söyleyeyim bak, aşk gelecek değildir Lora, geçmiştir. Benim kemiklerimden ve etimden ve kanımdan, senin damarlarından ve tükürüğünden doğmuştur aşk. İki insan birbirinin yarınına değil, hakikatine âşık olur. Tarihin fırlatıp o âna attığı iki çıplak varlığız biz. Biz. Yani âşıklar. Meleklerin ve şeytanların birbirine karıştığı, neşenin ve kederin birbirinde demlendiği, keşfin ve kayboluşun aynı anda gerçekleştiği tek varoluş halidir aşk. Malzemesi geçmiştir, gelecek değil. Yani Lora, şu hayatta ya umut edersin ya âşık olursun, ikisi birlikte olmaz."
*
Bu iki karakterin aşk hikâyesine memleketin şiddetle harmanlanmış ahvali de güçlü bir şekilde sızıyor. Roman İstanbul'daki bir patlamayla başlıyor zaten ve patlamanın dumanı roman boyunca şehrin üstünde ve anlatıcı kahramanın ruhunda asılı kalıyor.
Arda'nın annesi ve Lora'nın kardeşi Lorîn, iki yakadan memleketin içinde bulunduğu hali anlatıyorlar. Arda Diyarbakır'a gitmek istediğini söylediğinde, annesi şöyle itiraz ediyor: "Daha geçenlerde kıyamet koptu orada oğlum, kaç kişi öldü yaralandı, savaş var orada, olmaz."
"Orada" kilit kelime. "Orada" dediği yer neresidir, orada neden kıyamet kopuyor, neden savaş var orada? Arda'nın annesi, Türkiye'nin ekseriyeti gibi, bu sorulara cevap aramaya, meselenin adını koymaya, meseleye hakkaniyetle yaklaşmaya ya cesaret edemiyor ya da ezber ettiği düşünce ile hayata devam etmek niyetinde. Bir çeşit devekuşu hali. "Orası" nasılsa uzak bir yer. Boralıoğlu, Arda'nın annesine söylettiği bu cümle ile "orası" talebiyle, derdiyle, sevinciyle, her türlü haliyle yakınlaşsın, görünsün, bilinsin istiyor. Bu sağlanamadığı sürece memlekette ekonomi, siyaset, sosyoloji hatta psikoloji normal bir hat üzerinde ilerlemez. İki kişinin aşk hikâyesi de öyle. Her şey normalmiş gibi görünse de, "orası"nıinkar ile "orası"nın varlık yokluk direnişi nedeniyle muasır medeniyetin refah seviyesinden de uzaklaşıyor memleket.
*
Hikâyenin anlatıcısı Arda, edilgenliği ve çok bilmişliği ile sevilecek bir karakter değil. Kendisine acımasız davranıyor, denilebilir. Lora ise ideal bir karakter olarak ön plana çıkıyor. Arda'yı içine çekildiği korunaklı kabuğun içinden çıkarıyor. Avukatlık belgesini buluyor, traş olmayı unutsa da yıllar sonra takım elbise giyiyor, zahmeti göze alarak cezaevindeki Lora ile görüşmeye gidiyor. Arda, "Sonunda avukat olmaya karar verdin ha?" diyen Lora'ya, "Senin yüzünden" diye cevap veriyor. Lora yüzünden hukuksuz düzenle bir hukukçu olarak mücadele etmeye kalkışıyor.
Romanın finalinde patlamanın dumanı kaybolmuş, gökyüzü masmavi, mormavidir. Derin bir nefes alan Arda, artık başka, gayesi ve azmi olan bir insandır. Bunu hissederiz.
Gaye Boralıoğlu, bir aşk hikâyesi ile insanı, aşkı ve memleketi düşünmeye davet ediyor okuru. Araya serpiştirdiği masallar, romanın kurgusuna güç katıyor. Diyaloglar hayatın içinden ve gerçekçi, anlatım yalın ve güçlü.
Sehpanın üzerinde duran kitaba bakıyorum. Kapaktaki resim, Arda'nın karamsar, edilgen, umutsuz ruh halinden epey uzak. Açıp okuyorum kitabın künyesini. Kapak resmi İsmet Değirmenci, "Doğa Konuşur". Sonu güzel biten her hikâye tatlı bir yorgunluğa bırakır yerini. Gaye Boralıoğlu'nun "Her Şey Normalmiş Gibi" romanı da böyle bir lezzet bırakıyor okurun dimağında.