Newroz'un giderek sentetikleştiğini fark ederek, "Nerede eski Newrozlar" nostaljisine de katıldık. Fakat bu, söylendiği kadar kolay olmadı elbette. Herkesin ve kameranın önünde katledilen Kemal Kurkut gibi milyonlarca insanın emeği ve direnişiyle gerçekleşti.

Kış, kışlığını bildi bu yıl. İyi kar yağdı. Sonra bereketli yağmurlar geldi. Yağmur ve eriyen kar suları, birçok yerde sel oldu aktı. Selden dolayı kimi yerleşim yerlerinde mağduriyetler oldu. Olsun. Geçer bunların hepsi. Bahar, bahar olduğunu hatırladı bu yıl ve toprak suya doydu. Dünya uyandı.

Sait Faik, "Bir İlkbahar Hikayesi"nde şöyle diyor: "İkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu; ilkbahar şu, ilkbahar bu… kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, çingene, kuzu… klasik ilkbaharların içinde hepsinin; hatta sülüğün bile yeri vardır."

Uzun sürmüş bir kıştan sonra cümle canlının uyanışını anlatıyor Sait Faik.

Öte yandan bahar, Newroz geliyor demektir. Geçmiş Newroz hatıralarının insanın aklına üşüşmesi demektir. Kederle, buruk bir gülümsemeyle, özlemle...

Bir keresinde (yıl kaçtı, hatırlamam mümkün değil) İstanbul'dan Diyarbakır'a gelmiştim Newroz kutlamalarına katılmak için. Gece kimin evinde kaldım, hatırlamıyorum şimdi. Ama ertesi gün katılacağımız Newroz kutlamalarının zehir olması ihtimali vardı ve bu yüzden gergin bir gece geçirdiğimi hatırlıyorum. Uzun gecede gerginliği koyu bir muhabbetin ardına gizlemek, umudu, neşeyi, direnişi beslemek içindi.

Peki ama Newroz alanına nasıl gidecektik? Diyarbakır'ı bilmiyordum ve Diyarbakır'da kutlanan Newroz bayramıyla ilgili yol yordam bilmiyordum.

Bir sokağın başında bekliyorduk. Az sonra bir kamyon geldi. Kamyonun kasasında kadınlı erkekli insanlar vardı. "HaydiNewroz'a bir-iki, bir-iki." Kamyon Newroz'a servis yapıyordu ve kamyon kasasındakilerde bendeki telaşın, endişenin, uykusuzluğun zerresi yoktu. Espri yapıyorlardı, "Newroz yolcusu kalmasın" diyerek.

Yol boyunca onlarca kişi bindi kamyona ve çiseleyen yağmura aldırmadan, içinde Newroz geçen şarkılar söylediler.

Sonunda kamyon durduğunda çamurun içine atlamıştık. Kamyon yeni Newroz yolcuları" almak için hızla ayrılmıştı bizi bıraktığı yerden.

Sonra ne oldu? Ayakkabılarımdaki çamurdan başka bir şey hatırlamıyorum maalesef. Bir de Newroz'un 'olaysız' bitmesinin ferahlığı var aklımda. Bu ferahlık boşuna değildi elbette. Daha birkaç yıl önce Cizre ve Nusaybin'de Newroz kutlamak için sokağa çıkan onlarca insan katledilmişti. Bu sefer, "Newroz yolcusu kalmasın" diyen neşeli seslere kurşun sıkılmamıştı.

*

Partinin adı neydi o zaman, hatırlamıyorum. Şimdiki Newroz Parkı'ndaki kutlamalara kolluk izin vermemiş, parti binasında ve önünde gerginlik yaşanıyor.

Bu arada Newroz Parkı'na girmeye çalışanlar ile kolluk arasında yer yer çatışmalar olduğuna dair haberler ulaşıyor. Komik mi trajik mi, hâlâ karar veremediğim bilgilerden bir ise şu: Alana girenlere helikopterden gaz bombası atılıyor, halk helikopteri taşlıyor. Lütfen bir fotoğraf karesi gibi gözünüzün önünde canlandırın bu sahneyi.

İl başkanından bilgi almaya çalışıyorum. Bu arada cep telefonu çalıyor ve başkan binanın kuşatıldığını, dışarı çıkamadıklarını anlatıyor karşıdakine. İki taraf arasında ufak bir tartışma yaşanıyor sanki. "Geleceğiz heval" diyerek telefonu kapatan başkan, gülümseyerek şöyle diyor bana: "Halkımız alana girmiş, bizi bekliyor. 'Gelip sizi de alalım' diyorlar." Partililer parti binasında hapsolmuş, halk alanda. Ne olacak şimdi? "Biz de gideceğiz" diyor başkan, kararlı bir sesle.

Sonunda, binbir güçlükle yola çıkılıyor. Gazeteciler de parti otobüsünde. Otobüs dediysem aklınıza yeni ve konforlu bir araç gelmesin. Onlarca kez gaz fişeklerinin isabet ettiği, pek çok badire atlatmış, hurdaya çıkmamak için direnen bir otobüs. Polis barikatlarında dura dinlene Newroz alanına ulaştığında muazzam coşkulu bir kitle tarafından karşılanıyor. Otobüsün üstüne çıkan Ahmet Türk kısa bir konuşma yapıyor ve kitlenin dağılmasını istiyor. Şarkı, türkü yok, direniş sloganları var alanda.

*

Newroz protokolünün oluştuğu, ünlülerin akın ettiği, şarkıların, türkülerin söylendiği, halayların çekildiği, alanın etrafının panayıra çevrildiği kutlamalara tanık olmak da nasip oldu. Newroz'un giderek sentetikleştiğini fark ederek, "Nerede eski Newrozlar" nostaljisine de katıldık. Fakat bu, söylendiği kadar kolay olmadı elbette. Herkesin ve kameranın önünde katledilen Kemal Kurkut gibi milyonlarca insanın emeği ve direnişiyle gerçekleşti.

Yine de hiçbir Newroz kutlamasının sancısız gerçekleştiğini söylemek mümkün değilmiş gibi geliyor bana. Alana girmek eskiye nazaran kolay olsa da alana girenlerin yüreğinin bir köşesinde bir tedirginlik oldu her zaman. Kimi zaman IŞİD sadırabilir endişesiyle, kiminde Sur'da katledilen insan ve tarih yasıyla kutlandı Newroz.

Şimdi her an tökezleme ihtimali olan başka bir sürecin içindeyiz ve bu, sürekli tetikte olma haline neden oluyor. ABD, İsrail, İran savaşı Körfez ülkelerine taştı ve savaş esasen Kürtlerin tepesinde gerçekleşiyor. Bütün dünyanın televizyondan izlediği füze savaşlarında insanlar, tarih ve kültür öldürülüyor ve bunların kanı üzerinde yeni bir dünya nizamı inşa edilmeye çalışılıyor.

Kürt halkı yara almadan ve hatta kimi kazanımlarla bu savaş sürecinden sıyrılabilecek mi? Yoksa, insanın dili varmıyor ama, başka bir felâketle mi karşı karşıya kalacak? Newroz bu endişeli soruyla geliyor.

Yine de Newroz, yani bahar, cümle canlının coşkulu uyanışını müjdeliyor. O halde umudu diri tutmalı. O halde uyanışa tanıklık etmek için alanları boş bırakmamalı. O halde... sözü uzatmadan hayatlarımıza dair şiirler okumalı.

"İtiraf et, -düşlediğin bir ilkbahardı,/aydınlık ideallerle dolu bir dünya,/o zamanlar yaşamın parıltılar saçan kupasında/gençliğin henüz köpüren iksiri vardı.//Zavallı yüreğim! Sen kaçırdın mutluluğunu,/Kasvetli günler gelmekte,-ve de- geçmekte…/ve şimdi itiraf etmek istemiyor musun sen de,/düşlediğinin bir ilkbahar olduğunu?" (İtiraf, Rainer Maria Rilke, Çev.: Ahmet Cemal).

Hem Ramazan Bayramı hem Newroz kutlu olsun.