Son yıllarda yapay zekânın hayatımıza etkisi artık sadece teknoloji başlıklarıyla sınırlı değil; duygularımıza, hayallerimize ve geleceğe bakışımıza kadar uzanıyor. Günümüz şartlarında bu etkiyi özellikle genç kuşakta çok daha görünür şekilde yaşıyoruz. Artık gelecek, beklenen bir zaman dilimi olmaktan çıkıp, önceden “görülebilen” bir sahneye dönüşüyor.
Gençler yapay zekâya kendi fotoğraflarını yüklüyor ve “ileride nasıl görüneceğini” soruyor. Sadece kendilerini değil, henüz doğmamış çocuklarını da merak ediyorlar. Yapay zekâdan, gelecekteki çocuklarının yüzlerini, hatta yürüyüşlerini, gülüşlerini içeren videolar talep ediliyor. Henüz kurulmamış bir hayat, kurulmamış bir aile, ekran üzerinde şekilleniyor.
Bu durum yalnızca gençlerle sınırlı değil.
Hamile kadınlar, aylar sonra gerçekleşecek doğum anının ameliyat fotoğraflarını yapay zekâ aracılığıyla şimdiden görmek istiyor. Henüz yaşanmamış bir an, henüz hissedilmemiş bir acı ya da sevinç, dijital bir tahmine dönüşüyor. Yapay zekâ, geleceği yalnızca öngörmüyor; onu görselleştiriyor, hatta estetik hale getiriyor. Burada durup sormak gerekiyor: İnsan neden geleceği bu kadar aceleyle görmek istiyor? Belki de belirsizliğe tahammül edemiyoruz. Belki de kontrol duygusunu kaybettiğimiz bir çağda, yapay zekâ bize “her şey yolunda olacak” hissini satıyor.
Oysa hayat, sürprizleriyle anlamlı.
Geleceğin güzelliği, bilinmezliğinde saklı değil mi? Yapay zekâyla çizilen bu hayali geleceğin bir başka yönü de beklentiler meselesi. Henüz doğmamış bir çocuğun yüzü, henüz yaşanmamış bir hayatın kalıba sokulması anlamına geliyor. Gerçek hayat, yapay zekânın sunduğu kadar kusursuz olmazsa ne olacak?
İnsan, kendi geleceğine bile yabancılaşabilir. Teknoloji elbette reddedilecek bir şey değil. Yapay zekâ; sağlıkta, eğitimde, bilimde büyük imkânlar sunuyor. Ancak mesele, onun nerede durması gerektiğini bilmekte. Geleceği planlamak başka, geleceği tüketmek başka bir şey.
Belki de yapay zekânın bize gösterdiği asıl ayna, teknoloji değil; sabırsızlığımız, kaygılarımız ve belirsizlikle baş etme biçimimizdir. Henüz yaşanmamış bir geleceğin fotoğrafına bakarken, bugünü kaçırıyor olabilir miyiz? Gelecek elbet gelecek.
Ama onu ekranda değil, hayatın içinde karşılamak daha insani değil mi?