Eskiden öğretmenlik sadece bir meslek değil, toplumun en çok saygı duyduğu rollerden biriydi. Öğretmen, öğrencinin hayatına yön veren, sadece bilgi aktaran değil, karakter inşa eden bir figür olarak görülürdü. Veli, çocuğunu okula teslim ederken içi rahattı. Çünkü “Eti senin, kemiği benim” sözü yalnızca bir deyim değil, gerçek bir toplumsal sözleşmeydi.

Bugün ise bu sözleşmenin ciddi şekilde zedelendiğini görüyoruz. Okul duvarları belki hâlâ aynı, peki ya ruhu? En dikkat çekici değişim ise öğretmen profilinde yaşanıyor. Artık önemli bir kısmı için öğretmenlik, idealizmden çok zorunlulukla yapılan bir meslek hâline gelmiş durumda. Bu durum da sınıflarda öğrencisini anlamaya çalışmak yerine sadece dersi bitirmeye odaklanan öğretmenleri giderek yaygınlaştırıyor.

Bu noktada sorumluluğu sadece sisteme atmak haksızlık olur. Çünkü sorun yalnızca eğitim politikalarında değil, aynı zamanda mesleğin kendi iç dinamiklerinde de gizli. Birçok öğretmen, mesleki gelişimden uzak, yeniliklere kapalı ve en önemlisi de öğrenciyi anlamaya yönelik çabadan yoksun bir tutum sergiliyor. Bu durum öğretmenlik mesleğini zamanla bir memuriyet rutinine dönüştürüyor. Derse gir, anlat, çık… Öğrencinin ruh hâli, öğrenme isteği ya da yaşadığı sorunlar ise çoğu zaman ikinci plana itiliyor.

Benim için bu konu sadece teorik bir tartışma değil. Babam da öğretmendi. Küçükken ona bakar ve ben de öğretmen olmak isterdim. Çünkü babam sadece ders anlatan biri değildi, öğrencilerinin hayatına dokunan bir insandı. Yıllar sonra bile karşılaştığı eski öğrencileri “Yılmaz Hocam” der, gözleri parlar, halini hatrını sorarlardı. Sanki zaman hiç geçmemiş, bir ders hiç bitmemiş gibi… Çünkü babam onların sadece öğretmeni değil, kimi zaman dert ortağı, kimi zaman yol göstericisiydi. Mesai bitince bitmeyen bir sorumluluk duygusu taşırdı. Bir öğrencinin sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi görürdü.

Peki ne oldu da biz böyle öğretmenleri yalnız bıraktık ve sayıları azaldı?

Velinin giderek daha güvensiz bir hâle gelmesinin temel nedenlerinden biri de tam olarak bu. Çünkü veli, karşısında çocuğuna rehberlik eden bir eğitimci görmek istiyor ama çoğu zaman sadece görevini mekanik şekilde yapan bir memurla karşılaşıyor. Bu da doğal olarak güveni zedeliyor ve veliyi daha kontrolcü, daha sorgulayıcı bir pozisyona itiyor.

Elbette bu tablo yalnızca öğretmenlerin bireysel tutumlarıyla açıklanamaz. Sistemsel baskılar, sınav odaklı eğitim yapısı ve ekonomik zorluklar da öğretmeni yoran önemli faktörlerdir. Ancak tüm bu gerekçeler, öğrencinin eğitim hakkına yeterince emek verilmemesini tamamen haklı çıkarmaz. Çünkü öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda sorumluluk taşımaktır. Ve bu sorumluluk mesai saatleriyle sınırlı değildir.

Bugün gelinen noktada en büyük problem, eğitimdeki karşılıklı güvenin çökmesidir. Öğretmen veliye, veli öğretmene güvenmemektedir. Bu güvensizlik ortamında ise en büyük zararı çocuklar görmektedir. Çünkü sürekli savunma hâlinde olan bir öğretmen de, sürekli denetleme ihtiyacı hisseden bir veli de sağlıklı bir eğitim ortamı oluşturamaz.

Asıl soru şudur: Bir zamanlar “Yılmaz Hocam” diye yıllar sonra bile hatırlanan öğretmenler vardıysa, sadece ders değil iz bırakan öğretmenler vardıysa, bugün neden aynı saygıyı ve bağı kuran öğretmenlerin sayısı bu kadar azaldı? Bu değişimin sorumluluğu sadece sistemde mi, yoksa öğretmenliğin kendi içindeki ruh kaybında da mı gizli?

Eğitimde güven yeniden inşa edilmedikçe, sınıflar sadece bilgi aktarılan soğuk alanlar olmaya devam edecektir. Ve zil çaldığında sadece ders bitmeyecek, aynı zamanda toplumun geleceğine dair umut da kısa bir teneffüse çıkacaktır.