Komün üzerine çok şey söylendi. Nasıl kurulacağı, nasıl örgütleneceği, hangi ilişkiler üzerinde gelişeceği ve hangi yollarla sürdürülebileceği üzerine sayısız görüş ortaya kondu. Buna rağmen hâlâ temel bir soru yerinde duruyor: Eğer komün bu kadar yaşamsal bir gerçeklik taşıyorsa neden ortaya çıkmıyor? Bu soruya yaklaşırken en başta şunu görmek gerekir.
Komün eksikliği yalnızca bir örgütlenme meselesi değildir. Yalnızca bir sistem sorunu da değildir. Daha derinde insanın yaşamla kurduğu bağın niteliği vardır. Çünkü insanlar aynı ortamda bulunabilir ama birbirlerini duyamaz. Aynı değerleri paylaşabilir ama aynı yaşamı kuramaz. Aynı hedeflerden söz edebilir ama ortak bir akış oluşturamaz. Bu nedenle komünün görünmemesi, çoğu zaman insanın yaşamla kurduğu ilişkinin bütünlüğüyle ilgilidir.
Sistem ise, yaşamın aldığı biçimlerden biridir. Bir anlamda formlaşmış yaşamdır. Ancak hiçbir form kendi başına var olmaz. Her formun temelinde onu besleyen bir ilişki ağı, bir uyum ve bir bütünlük vardır. Form canlılığını bu kaynaktan alır. Kaynak zayıfladığında form varlığını sürdürse bile içeriğini kaybetmeye başlar.
Yaşamın Kendi Bütünlüğü
Komün, insanların bir araya gelmesiyle başlayan bir yapı değildir. Komün, yaşamın kendi içinde taşıdığı bütünlük halidir. Bir ormanda hiçbir şey tek başına var olmaz. Toprak, su, kökler, gövde, yaprak ve görünmeyen mikro yaşam aynı döngü içinde birlikte var olur. Bir bedenin hücreleri de aynı şekilde kendi başına değil, bütünün devamlılığı içinde yaşar. Yaşamın kendisi zaten parçalı değildir. Sürekli bir ilişki, sürekli bir akış ve sürekli bir karşılıklı etkileşim vardır. Komün, yaşamın doğal bütünlüğünün insan ilişkilerinde görünür hale gelmesidir.
Bu nedenle komünü yalnızca toplumsal bir model olarak görmek eksik kalır. Komün, yaşamın ve enerjinin bütünlük içinde açığa çıkan uyumunun görünümüdür. Enerjiden ekosistemlere, hücrelerden galaksilere kadar varoluş ayrılıkla değil ortaklıkla akar. İnsan bu doğal bütünlükle uyum kurabildiği ölçüde komün görünür hale gelir; çünkü komün tasarlanan değil, yaşamın özünde var olan bir gerçekliktir.
Zihinsel Açıklık Ve Katılaşmanın Sınırı
İdeoloji, bu bütünlüğü görünür kılan zihinsel farkındalık alanıdır. Yaşamın nasıl işlediğini, ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve insanın bu bütünlük içindeki yerini görünür kılan bir bakış biçimidir. Sözcük olarak ideoloji, düşünceyi ve düşüncenin işleyişini inceleme anlamında ortaya çıkmıştır. Başlangıçta yaşamı anlamaya, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi görünür kılmaya ve gerçekliği araştırmaya yönelik canlı bir zihinsel alandı. Fakat zamanla bu alan daraldığında, düşünce kendisini sabit bir konuma yerleştirmeye başladığında, ideoloji yaşamı anlamanın aracı olmaktan uzaklaşıp yaşamı tanımlayan katı bir yapıya dönüşebildi.
Bu dönüşüm gerçekleştiğinde zihinsel katılık ortaya çıkar. Katılık ise yaşamı olduğu gibi görmeyi zorlaştırır. İnsan artık yaşamı doğrudan görmez; kendi yerleşik bakışının içinden görür. Dinlemek yerine hazır cevaplara yönelir. Anlamak yerine sınıflandırır. Yaklaşmak yerine uzaklık üretir. Böyle bir zeminde ilişkiler esner, canlılık azalır ve ortak alan daralır. Zihinsel dogmatizmin en büyük zararlarından biri de burada ortaya çıkar. Çünkü dogmatizm yalnızca düşünceyi katılaştırmaz; ilişkileri de katılaştırır. Dinlemeyi zayıflatır. Öğrenmeyi zayıflatır. Empatiyi zayıflatır. İnsanların birbirlerinden beslenmesini engeller. Herkesin kendi doğrusunu savunduğu ama kimsenin birbirini duymadığı bir ortam yaratır. Komünün görünmemesinin nedenlerinden biri de burada saklıdır.
Pratik politika, yaşamla uyumlu bir hareket içinde kalabilmektir. Yaşamın içinde yön bulabilme, ilişki kurabilme ve bütünlük içinde hareket edebilme halidir. İnsanları dışlamadan, kırmadan ve koparmadan ilerleyebilme sanatıdır. Değişen durumları sezebilme, çatışmayı büyütmeden çözüm üretebilme, farklılıkları bastırmadan birlikte var edebilme biçimidir. Yaşamı kontrol etmek değil, yaşamla birlikte akabilmektir.
Bu nedenle pratik politika yalnızca bir uygulama alanı değildir. Aynı zamanda yaşamı ve insanı okuyabilme biçimidir. İnsan ilişkilerinde dengeyi görebilme, anın ihtiyaçlarını fark edebilme ve karşılıklı varoluşu koruyabilme hassasiyetidir. Bu hassasiyet zayıfladığında ilişkiler sertleşir, iletişim daralır ve birlikte hareket etme kapasitesi azalır.
Pratik politika, kişisel kaprislerin uygulama sahası ya da kendini baskın kılma arayışı değildir; yaşamın ortak aklıyla uyum kurma sanatıdır.
Üç Katmanın Birleştiği Yer
Komün, ideoloji ve pratik politika birbirinden bağımsız alanlar değildir. Komün yaşamın bütünlük halidir. İdeoloji bu bütünlüğü görünür kılan zihinsel açıklık alanıdır. Pratik politika ise bu bütünlüğün yaşamın içinde nasıl akacağını belirleyen hareket biçimidir. Bu üçü birbirinden koparıldığında yaşam parçalı hale gelir.
Yaşam zaten bölünmemiştir. Bölünmüş olan bizim zihinsel yapımızdır. Algı parçalandığında ortaya parçalı kavramlar, parçalı ilişkiler ve parçalı yapılar çıkar. Bütünlük yeniden görünür olduğunda ise komün yalnızca bir fikir değil, yaşamın doğal akışı olarak ortaya çıkar. Komünün görünmemesi çoğu zaman dışarıdaki engellerden önce içerideki kopuşlarla ilgilidir. İnsan kendisiyle, diğer insanlarla ve yaşamın bütünüyle kurduğu bağı zayıflattığında komün de görünmez hale gelir. Bu nedenle komün sorusu aynı zamanda bir insan sorusudur. Nasıl düşündüğümüzün, nasıl dinlediğimizin, nasıl ilişki kurduğumuzun ve yaşamın bütünlüğüyle ne kadar temas halinde olduğumuzun sorusudur.
Ve belki de soru artık şuna dönüşür: Komün neden oluşmuyor değil, biz yaşamın bütünlüğünü nerede kesiyoruz?