Merhaba,
Tarih, kimi zaman büyük kırılmalarla, kimi zaman da sessiz fakat derin anlamlar taşıyan adımlarla yön değiştirir. İçinden geçtiğimiz dönem, böylesi bir tarihsel eşiğin bütün ağırlığını ve imkânlarını içinde barındırmaktadır. Barışın, siyasetin ve ortak yaşamın yeniden güçlü bir zemin kazanabilmesi için bugüne kadar ortaya koyduğunuz dirayet, kararlılık ve sebat; yalnızca bir siyasal tutum değil, uzun yılların çatışma birikimini aşmaya dönük stratejik bir aklın, tutarlı bir yaklaşımın ve büyük bir sabrın ifadesi olarak okunmalıdır. Zamanın bütün zorluklarına rağmen koruduğunuz duruş ve barış arayışındaki ısrarlı yaklaşımınız, yaratıcı adımlarla süreklilik kazandığında toplumsal bir anlama dönüşebileceğini gösteren önemli bir örnek niteliği taşımaktadır.
Hiç kuşkusuz böylesi süreçler yalnızca fikir üretmekle değil, o fikirleri toplumsal karşılığa dönüştürebilecek sabrı, emeği ve sürekliliği göstermekle ilerler. Bu bakımdan, ağır koşullara rağmen sürdürdüğünüz yoğun düşünsel mesai, diyalog kanallarını açık tutma konusundaki adanmışlığınız ve barış ihtimalini canlı tutan yaklaşımınız, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da üzerinde duracağı tarihsel bir birikimin önemli parçalarıdır. Bununla birlikte, böylesine kapsamlı bir dönüşümün kalıcılaşması, toplumun bütün kesimlerine dokunabilen kapsayıcı pratiklerin geliştirilmesiyle mümkün olacaktır.
Kalıcı barış ancak farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak gören, ortak yaşamı karşılıklı güven temelinde yeniden inşa edebilen bir anlayışla kök salabilir. Her yurttaşın kendisini bu sürecin öznesi hissedebileceği, toplumsal vicdanın güçleneceği ve geleceğe dair ortak umudun büyüyeceği bir zeminin inşasının tarihsel bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Bu nedenle size yazdığım bu mektubu yalnızca önerilerimi paylaşmak için değil, barışın toplumsallaşmasına ve ortak geleceğin güçlenmesine küçük de olsa bir katkı sunabilmek için kaleme alıyorum.
Bazı şeyler vardır, onları söylemek bir tercih değil, insan olmanın getirdiği bir sorumluluktur. Çünkü insan fark ettiği bir şeyi doğru bir dille paylaşma sorumluluğunu da taşır. Bu mektubu da böyle bir sorumlulukla yazıyorum. Amacım bir düşünceyi kabul ettirmek, bir hüküm vermek ya da kendi doğrularımı sunmak değildir. Bana göre insanın kendisini tek doğru yerde görmeye başladığı noktada görme imkânı da daralmaya başlar. Önemli olan, bir meseleyi birlikte inceleyebilmek, farklı yönlerden bakabilmek ve görünmeyen noktaları birlikte ortaya çıkarabilmektir.
İnsan ancak fark ederek gelişir. Fark etmek ise dikkatle bakmayı, incelemeyi, araştırmayı ve gerektiğinde kendi bulunduğu yeri yeniden değerlendirebilmeyi gerektirir. İnsan kendi ürettiği kabullerin içinde kaybolduğunda, zamanla dışarıdaki gerçekliği değil, kendi oluşturduğu sınırları görmeye başlar. Bu durum yalnızca bireyler için değil, düşünceler, yapılar ve tarihsel süreçler için de geçerlidir. Tarih boyunca insanlık büyük arayışlar yürüttü, büyük mücadeleler verdi ve büyük değerler ortaya çıkardı. Fakat aynı zamanda yeterince görülmeyen sorunları da bir dönemden diğerine taşıdı. Çünkü çözülemeyen her sorun yalnızca çözülmediği için değil, doğru incelenmediği ve fark edilmediği için de varlığını sürdürür.
Bu nedenle uzun zamandır dikkat çekmeye çalıştığım temel nokta başlangıç meselesidir. Çünkü sonuçlarla ne kadar uğraşırsak uğraşalım, onları sürekli üreten başlangıçları yeterince göremiyorsak, aynı döngüler farklı biçimlerde devam eder. Tarih yalnızca kazanımları değil, çözülememiş düğümleri de taşır. Binlerce yıldır insanlık birçok sorunu farklı dönemlerde, farklı isimlerle ve farklı biçimlerde yeniden yaşamıştır. Bunun nedeni yalnızca koşulların benzerliği değildir, daha derinde, yeterince incelenmemiş bazı başlangıçların varlığı vardır. Görülmeyen her eksiklik, zaman içinde kendisini yeni biçimlerle yeniden üretir.
Savunmalarınızda dikkatimi çeken en önemli yönlerden biri şuydu: Cesur olmak… Özgürlüğü, ulaşılması gereken bir hedef olarak değil, sürekli canlı tutulması gereken bir bütünlük olarak ele alıyordunuz. Görmenin, sorgulamanın, araştırmanın ve incelemenin önemine vurgu yapıyordunuz. Hiçbir kişinin, hiçbir kurumun ve hiçbir tarihsel birikimin kendisini eleştirel incelemenin dışında tutamayacağını ifade ediyordunuz.
Kopernik örneği bu açıdan ayrı bir anlam taşıyordu sizin için. O, doğru olduğuna inandığı düşünceyi, doğurabileceği tüm sonuçları göze alarak son nefesine kadar savunmuş, eserini kitaplaştırarak ardında bırakmıştı. Bu, yalnızca bilimsel bir cesaret değil, aynı zamanda aydının hakikat karşısındaki sorumluluğunun da güçlü bir örneğiydi. Buna karşılık, ImmanuelWallerstein, Adorno ve Foucault’yu “utangaç aydın” kavramı çerçevesinde değerlendirirken, Marx’ınBakunin’i ve Lenin’in Kropotkin’i yeterince dinlememiş olmasını da aynı sorumluluğun ihlali olarak ele alıyordunuz. Bütün bu örnekler, tek bir gerçekte birleşiyordu: İnsan, kendi doğrularına mutlak biçimde bağlandığında, karşısındaki gerçeği görme yeteneğini giderek yitirir.
Yıllardır dile getirmeye çalıştığım hassasiyet de tam olarak burada başlıyor. Bir insanın, bir hareketin ya da bir düşüncenin en büyük gücü hiç yanılmaması değildir. Asıl güç, fark ettiği bir eksiklik karşısında yeniden bakabilme cesaretidir. Çünkü gelişim, yalnızca bildiklerimizi korumakla değil, göremediklerimizi görebilmekle mümkündür. Hiçbir insan kendi tarihinin dışında değildir. Hepimiz kendimizden önce oluşmuş bir dünyanın, birikimin, deneyimin ve yöntemlerin içinden geliriz. Bu nedenle mesele, geçmişten devraldıklarımızı yok saymak değildir. Asıl mesele, devraldıklarımızın içinde hâlâ görülmeyi bekleyen noktaları fark edebilmektir.
Sizi de bu tarihsel sürecin dışında görmüyorum. Hiç kimse kendisinden önce gelen bütün miraslardan bağımsız değildir. Her insan bir yerden başlar, birikimleri devralır ve kendi zamanının koşulları içinde onları yeniden değerlendirir. Sizin de büyük ölçüde yaptığınız şey, devralınan birçok yaklaşımı yeniden incelemek ve yeni bir anlam dünyası içinde ele almak oldu. Fakat tam da burada yıllardır üzerinde durduğum bir soru ortaya çıkıyor: Acaba yeniden değerlendirilen birçok alanın yanında, sorunları sürekli üreten temel yer, zihin ve yöntem yeterince görünür hâle gelebildi mi?
Benim ısrarımın nedeni budur. Çünkü hiçbir insanın bütün tarihsel yükleri tek başına aşması beklenemez. Önemli olan, insanın ve toplumların kendi yolculukları içinde fark edebildikleri noktaları daha ileri taşıyabilmeleridir. Bazen en zor olan yeni bir cevap bulmak değil, yıllardır elimizde tuttuğumuz cevapların hangi sorulardan doğduğunu yeniden inceleyebilmektir.
Yıllardır yazmaya devam etmemin nedeni de budur. Bir sonucu dayatmak için değil, birlikte bakılması gereken bir başlangıç olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. Eğer dikkat çektiğim nokta doğru değilse, bunun birlikte görülmesi benim için bir kayıp değildir. Tam tersine, yanıldığımı fark etmek de bir kazanımdır. Çünkü insanın en büyük gelişimi, yanılmadığını kanıtlamasında değil, yanıldığında bunu görebilmesindedir.
Yazdıklarımın size ulaşıp ulaşmadığını, okunup okunmadığını kesin olarak bilmiyorum. Fakat bir mesele ne kadar önemli olursa olsun, eğer ona ulaşmanın ve onu birlikte incelemenin yolları kapanırsa, yalnızca bir paylaşım engellenmiş olmaz, aynı zamanda birlikte görme imkânı da zayıflamış olur. Bir insanı korumanın en doğru yolu, onu her türlü farklı bakıştan uzak tutmak değildir. Aksine, insanı ve düşünceyi güçlü kılan şey, kendisine yönelen farklı değerlendirmeleri dikkatle ele alabilmesidir.
Bir düşünce ancak kendisini yeniden inceleyebildiği sürece canlı kalır. Onu dokunulmaz hâle getirmek ise zaman içinde gelişme imkânını azaltır. Bana göre bir insana yapılabilecek en büyük iyilik, onu yalnızca onaylayan seslerle çevrelemek değildir. Asıl değerli olan, onun görmediği veya göremediği noktaları sevgiyle ve sorumlulukla paylaşabilmektir. Gerçek arkadaşlık, sessiz bir kabulden değil, birlikte daha doğruyu arama ve sorgulama cesaretinden doğar.
Bu nedenle sizinle yüz yüze görüşme talebimi paylaşmak istiyorum. Yıllardır üzerinde durduğum meseleleri, karşılıklı bir inceleme zemini içinde birlikte ele alabilmeyi değerli buluyorum. Böyle bir görüşmenin mümkün olması hâlinde bunun yalnızca benim için değil, hepimiz için yeni değerlendirmelere imkân sağlayacağı kanaatindeyim. Mümkün olmaması hâlinde ise bunu aynı saygıyla karşılarım. Çünkü benim sorumluluğum bir sonuca ulaşmak değil, fark ettiğim noktaları olabildiğince açık ve doğru bir biçimde paylaşmaktır.
İnsan, içinde bulunduğu çevre kadar okuduklarıyla, öğrendikleriyle ve zamanla kendi zihninde kurduğu sınırlarla da kuşatılabilir. Binlerce yıldır her birimiz, farklı biçimlerde bu kuşatılmışlığın içinde yaşamaktayız. Bu kuşatılmışlık fark edilmediğinde, bakılan şey değişse bile görülen çoğu zaman değişmez. Çünkü görmek, yalnızca bakılan şeyle değil, bakan zihnin sınırlarıyla da ilgilidir.
Bugün insanlığın en büyük ihtiyaçlarından birinin yeniden burada başladığını düşünüyorum: İnsanın hem kendisine hem de dünyaya yeniden bakabilmesinde.
Kimsenin kaybetmeyeceği bir yerden bakıyorum. Eğer bir öneri eksikse eksikliği görünür olur. Eğer yanlışsa yanlışı ortaya çıkar. Eğer içinde bir doğruluk varsa, o da birlikte daha açık hâle gelir. Önemli olan, hiçbir şeyi incelemeden dışarıda bırakmamaktır. Çünkü incelenmeyen bir şey gerçekten tüketilmiş değildir.