Şimdi kalkıp Amedspor-Trabzonspor maçının teknik analizini yapacak değilim. Kimin taktiği doğruydu, hangi oyuncu iyi oynadı, hangi teknik adam yaptığı hamleyle oyunun seyrini değiştirdi…

Bunları, futbolun elifbasını yazmış, okumuş ve yıllarını bu oyuna vermiş insanlara bırakmak gerekir.
Ben meselenin başka bir tarafından bakmak istiyorum. İyi bir futbol izleyicisi olarak, takımım kazandığında sevinmesini, kaybettiğinde üzülmesini bilen; bütün bu duyguların sonunda bunun bir oyun olduğunu unutmamaya çalışan biri olarak soruyorum:

90 DAKİKA BOYUNCA KÜFÜR EDİLİR Mİ YAHU?

Bir maçtan söz ediyoruz.
Hepsi bu.
Bir futbol maçından…
Futbol, dünyanın en büyük ortak dillerinden biri. Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden, farklı düşüncelerden insanları aynı topun etrafında buluşturabilen eşsiz bir oyun.
Savaşların, siyasi anlaşmazlıkların, toplumsal gerilimlerin karşısına zaman zaman sporun barıştırıcı gücünü koymamızın nedeni de bu.
Çünkü futbolun özünde yalnızca kazanmak yoktur. Karşılaşmak vardır.
Birbirine rakip olmak, Rekabet etmek vardır. Ve maç bittiğinde el sıkışabilmek.
Tam da bu nedenle futbol, yalnızca 90 dakikalık bir rekabet değil, aynı zamanda birlikte yaşamanın küçük bir provasıdır. Rakip düşman değildir !!!

Amedspor, Diyarbakır'ın bir futbol kulübüdür. Türkiye Futbol Federasyonu'na kayıtlıdır. Sahaya çıkar, futbol oynar, antrenman yapar, altyapı çalışmaları yürütür. Teknik ekibi, futbolcuları, tesisleri ve farklı branşlarda mücadele eden takımları vardır.
Kadın futbol takımı Süper Lig'de mücadele eder. Engelsiz basketbol takımı vardır. Yani ortada olması gereken bütün unsurlarıyla bir spor kulübü vardır.
Maç başlar. 90 dakika futbol oynanır.
Bir taraf kazanır. Diğer taraf kaybeder.
Kazanan sevinir, kaybeden üzülür.
Sonra herkes önündeki maça bakar.
Futbolun olağan akışı budur.
Ne var ki bazı maçlarda bu basit gerçekliği hatırlamakta zorlanıyoruz.
Amedspor sahaya çıktığında da aynı şey olmalı. Karşımızda başka bir ülkenin takımı yok. Bir işgal gücü yok. Bir düşman ordusu yok. Karşımızda formasını giyip topun peşinden koşan futbolcular var.

Tribünde oturan taraftarların annesi, babası, kardeşi, eşi ve çocukları var.
Kİ Amedspor taraftarları maaile maçları izlemeyi sever. Forma bir kimliktir ama insanın kendisi değildir. Formanın üzerinde bir arma bulunabilir, fakat o formanın içinde yine bir insan vardır.
Ve insan olmak, tuttuğumuz takımdan önce gelir.

Taraftarlık öfke ruhsatı değildir
Pazartesi akşamı oynanan Amedspor-Trabzonspor maçında tribünlerden uzun süre küfür, hakaret ve tehdit içeren tezahüratlar yükselmesi, üzerinde düşünmemiz gereken asıl meselelerden biridir. Rakibe takılmak başka şeydir, küfür etmek başka. Takımını desteklemek başka şeydir, karşısındakini aşağılamak başka. Tribünü coşturmak başka şeydir, tehdit etmek başka.
Rakibin moralini bozacak bir tezahürat yapmak başka şeydir, insanın onuruna saldırmak başka. Taraftarlık, insanın bütün öfkesini serbest bırakabileceği bir ruhsat değildir, olmamalıdır !!!
Tribün, hukukun ve ahlakın askıya alındığı bir alan hiç değildir. Futbolun heyecanı elbette yüksek sesle yaşanabilir. Bağırabiliriz, şarkı söyleyebiliriz. Takımımızın lehine tezahürat yapabilir, gol olduğunda birbirimize sarılabiliriz. Kaybedince üzülüp öfkelenebiliriz.Bunların tamamı futbolun doğasında vardır. Ama öfke ile nefret arasında, rekabet ile düşmanlık arasında, tezahürat ile hakaret arasında çok önemli bir çizgi vardır. O çizgiyi geçtiğimiz anda futbol olmaktan çıkarız.
Ve ortaya çıkan şeyin adı spor olmaz.

Tribünler çocuklarımızın da hafızasıdır
Bazen tribünlerde yaşananları yalnızca yetişkinlerin davranışı olarak görüyoruz.
Oysa tribünler aynı zamanda çocukların eğitim alanıdır. Bir çocuk, tribünde gördüğünü ve duyduğunu öğrenir.
Rakibine saygı gösteren bir taraftar görürse bunu öğrenir.
Küfrü taraftarlığın doğal bir parçası olarak görürse onu da öğrenir.
Hakareti cesaret, taşkınlığı kahramanlık, karşı tarafı düşman olarak görmeyi taraftarlık zannederse, yarının tribünleri bugünkünden çok daha sert olur.
O halde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:Biz çocuklarımıza nasıl bir tribün bırakmak istiyoruz? Rakibini düşman olarak gören bir tribün mü?
Küfrü tezahürat zanneden bir tribün mü?
Hakareti cesaret, taşkınlığı taraftarlık sanan bir anlayış mı?

Yoksa farklı renklerin aynı sahada buluşabildiği, rakibine saygı duyduğu, kazandığında sevindiği ama kaybedenin de insan olduğunu unutmadığı bir tribün mü?

Ben ikincisini istiyorum !!!
Çünkü futbolun asıl güzelliği burada.
Futbolun barış dili
Futbolun dünyadaki gücünü yalnızca statlarda değil, tarihin farklı dönemlerinde de gördük.
Birbirine düşman toplumların futbol üzerinden yeniden temas kurduğu, farklı kimliklerin aynı sahada yan yana gelebildiği, insanların ortak bir heyecan etrafında buluşabildiği sayısız örnek var.
Çünkü sporun dili, doğru kullanıldığında ayrıştırmaktan çok birleştirir.
Futbolun milyonlarca insan tarafından sevilmesinin nedeni yalnızca attığımız goller değildir.

Futbol, bize bir arada olmayı öğretir.
Aynı takımın formasını giyen insanları bir araya getirir ama bununla da kalmaz; farklı takımların taraftarlarını aynı oyunun etrafında buluşturur.
Aynı maçta biri sevinir, diğeri üzülür.
Biri kazanır, diğeri kaybeder.
Ama maç bittiğinde herkes hayatına devam eder. İşte sporun barışçı ruhu tam olarak burada başlar. Rakip, düşman değildir. Amedspor formasını giyen futbolcu da Trabzonspor formasını giyen futbolcu da önce insandır. Tribünde Amedspor'u destekleyen de Trabzonspor'u destekleyen de önce insandır. Ve insanın onuru, tuttuğu takımın armasından daha büyüktür.

Hiçbir galibiyet hakareti haklı çıkarmaz
Bir takımın kazanması bizi mutlu edebilir.
Bir gol attığımızda yerimizde duramayabiliriz. Son dakikada gelen galibiyetle bütün stat ayağa kalkabilir.
Şampiyon olduğumuzda sokaklara dökülebiliriz. Bunların hepsi futbolun güzellikleridir. Ama hiçbir galibiyet bize başka bir insanı aşağılamayı, hakaret etmeyi, tehdit etmeyi veya küçük düşürmeyi haklı çıkarmaz. Çünkü edepsiz bir galibiyetin, insanlığını kaybetmiş bir sevincin hiçbir kıymeti yoktur. Sporun özünde rekabet vardır ama düşmanlık yoktur. Çünkü bu ülkenin zaten yeterince kavgası var. Yeterince öfkesi, yeterince ayrışması, yeterince yarası var. Bari futbol sahaları bize başka bir şey söylesin. Bari statlar, insanların birbirine düşman olmak zorunda olmadığını göstersin.
Bari çocuklarımız tribünlerden küfür değil, kardeşlik öğrensin. Bari farklı formaların farklılık değil, çeşitlilik anlamına geldiğini anlatabilelim.
Bari bir futbolcunun formasına bakıp düşman değil, rakip görelim.
Bari kazananın sevincine, kaybedenin hüznüne saygı duyalım.

Maç biter, insanlık kalır. Çünkü maç biter, skor tabelası kapanır, tribünler boşalır.
Futbolcular soyunma odasına gider, taraftarlar evlerine döner.Kupalar müzelerde sergilenir, rekorlar kırılır.
Şampiyonluklar geride kalır.
Ama insanın insana yaptığı kötülük kolay unutulmaz. Aynı sahada rakip olmak, hayatta düşman olmak anlamına gelmez.

Bu yüzden soruyu bir kez daha sormakta fayda var: 90 dakika küfür edilir mi yahu?
Hayır.
Edilmez edilmemeli.

90 dakika futbol oynanır, sevinilir, üzülünür, bağırılır, tezahürat yapılır.
Ama 90 dakika boyunca insanlığımızdan vazgeçilmez.

Bazen en büyük zafer, üç puanı almak değil, insan olduğumuzu unutmamaktır.