Surlarımızla, tarihimizle, kültürümüzle ve gastronomimizle ne kadar övünsek azdır. Ama sahip çıkmadığımız için ne kadar hayıflansak da azdır.
Diyarbakır'ın surları yalnızca bazalt taşlardan örülmüş bir savunma yapısı değildir; bu kentin hafızasıdır, kimliğidir, geçmişten geleceğe uzanan en kıymetli mirasıdır.
Ancak ne yazık ki, uzun yıllar boyunca bu mirasa hak ettiği özeni gösteremedik.
Dağkapı'dan başlayıp Tek Kapı ve Çift Kapı'ya kadar uzanan sur diplerini hatırlayanlar bilir. Önlü arkalı sıralanmış kahvehaneler, lokantalar, seyyar satıcılar... Bugün geriye dönüp baktığımızda hepimiz aynı soruyu soruyoruz: O görüntüye nasıl razı olabildik?
Belki o yıllarda turizm bugünkü kadar gelişmemişti. UNESCO süreci henüz gündemde değildi. Tarihi mirası koruma bilinci de yeterince oluşmamıştı. Fakat bunların hiçbiri, tarihimizin göz göre göre işgal edilmesini haklı çıkaramaz.
1970'li yıllarla birlikte hızlanan kentleşme, beraberinde plansız büyümeyi de getirdi. İnsanlar geçim derdindeydi; gözüne kestirdiği yere bir şekilde yerleşmeye çalışıyordu. Ticaretin cazibe merkezi ise doğal olarak Sur ve çevresiydi. Böylece önce dört tabureyle başlayan, ardından gölgelikler, çay ocakları, kahvehaneler ve lokantalarla büyüyen bir süreç yaşandı. Masum görünen küçük adımlar, zamanla tarihi dokunun adeta işgaline dönüştü.
Üstelik mesele yalnızca ticaretle de sınırlı kalmadı. Dönemin siyasi atmosferi nedeniyle sur çevresi farklı siyasi çevrelerin buluşma ve toplantı alanı haline geldi. Bu hareketlilik, bölgedeki işletmelerin daha da büyümesine ve düzensizliğin kalıcı hale gelmesine zemin hazırladı. Sonuçta ortaya estetikten uzak, tarihi gölgeleyen tam bir keşmekeş çıktı. Kürtçede kullanılan "bergîberdanlik" ifadesi, belki de bu manzarayı en iyi anlatan kelimedir.
2000'li yılların başında ise önemli bir kırılma yaşandı. 1999 yerel seçimlerinin ardından göreve gelen Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik döneminde, özellikle 2002-2005 yılları arasında sur diplerinin temizlenmesi için cesur ve kararlı bir çalışma başlatıldı.
Bu süreçte Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nin gösterdiği tavır da unutulmamalıdır. Cemiyet, tarihi mirasın ortaya çıkarılmasına destek vermek amacıyla, sur diplerindeki kendi lokalinin ilk yıkılan yapı olmasını talep etti. İlk yıkımın oradan başlaması sembolik olduğu kadar anlamlı da oldu.
Elbette itirazlar vardı. Esnaf direnç gösterdi, tartışmalar yaşandı. Ancak zaman geçtikçe yapılan işin ne kadar doğru olduğu herkes tarafından kabul edildi. Surlar nefes aldı; Diyarbakır nefes aldı. En çok itiraz edenlerin bile zamanla "Meğer tarihimize ne büyük haksızlık etmişiz." dediğine hepimiz tanıklık ettik.
Benzer bir dönüşüm, son yıllarda Hz. Süleyman Camii ve çevresinde de yaşandı. Yapılan düzenlemelerle bölge adeta yeniden keşfedildi. Hz. Süleyman Camii, Sahabe mezarlığı, burçlar ve surların ihtişamı görünür hale geldi. Yaz sıcaklarında insanların dinlenmek için tercih ettiği, yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası olan örnek bir yaşam alanı ortaya çıktı.
Ancak bugün, geçmişte yaşananların küçük işaretlerini yeniden görmeye başladığımızı söylemek zorundayız.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ihale yoluyla işletmelere tahsis ettiği bazı mekânlar, başlangıçta faaliyetlerini kendi sınırları içinde yürütüyordu. Fakat zamanla ürünler duvarlara asılmaya, masalar ve tabureler dışarı taşmaya başladı. İlk bakışta önemsiz görünen bu adımlar, aslında geçmişte yaşadığımız işgal sürecinin de başlangıcıydı.
Tarih bazen aynı olayları birebir tekrar etmez; aynı alışkanlıkları tekrar ettirir.
Kimsenin ticaretine, emeğine ya da ekmeğine karşı değiliz. Elbette insanlar çalışacak, kazanacak. Ancak tarihi mirasın korunması ile ticari faaliyet arasındaki hassas denge kaybedildiğinde, zararı yalnızca birkaç taş görmez. O zararı bütün şehir, bütün kuşaklar öder.
Bugün atılacak küçük tavizler, yarın geri dönüşü çok zor sorunlara dönüşebilir. Geçmişte büyük emeklerle temizlenen alanların yeniden aynı görüntüye bürünmesine izin vermemek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Çünkü mesele yalnızca surlar değildir.
Mesele, bu kentin hafızasına sahip çıkmaktır.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Geçmişten gerçekten ders aldık mı, yoksa aynı hataları yeniden yapmaya mı hazırlanıyoruz?
Diyarbakır'ın tarihi bunu hak etmiyor.
Ve biz de artık bu şehre aynı yanlışı ikinci kez yapma lüksüne sahip değiliz.