6 Eylül 1975… Saat 12.20 Lice’de yer, 23 saniye boyunca sallandı. Resmi açıklamalara göre, 2 bin 385 insan hayatını kaybetti. Binlerce ev yıkıldı. Bir ilçe haritadan silinmedi belki ama eski Lice, o günün enkazının altında kaldı. Peki bugün, 51 yıl sonra, Lice’yi kim hatırlıyor?
Bazı acıların üzerinden yıllar geçer ve toplum onları tarih kitaplarının bir sayfasına koyarak yoluna devam eder.
Bazı acılar ise unutulmaz.
Lice Depremi de unutulmaması gerekenlerden…
Çünkü 6 Eylül 1975’te yaşananlar yalnızca bir deprem değildi. Bir ilçenin kaderini değiştiren, binlerce insanı evsiz bırakan, yerleşim merkezini değiştiren ve uzun yıllar süren sosyal ve ekonomik sorunların kapısını açan büyük bir kırılmaydı.
Deprem, çocuklarını kaybeden anneler, eşlerini kaybeden kadınlar, anne-babasız kalan çocuklar demektir.
Ve belki de en önemlisi, bir ilçenin hafızasında açılan derin bir yara oluverdi Lice'de.
Deprem oldu, evler yıkıldı, insanlar öldü, yaralılar hastanelere taşındı, çadırlar kuruldu, yardımlar gönderildi.
Ya sonra?
İşte asıl sorulması gereken soru burada başlıyor.

Sonra Lice’ye ne oldu?
Eski ilçe merkezi büyük ölçüde yıkıldı ve Lice başka bir alanda yeniden kuruldu.
Kâğıt üzerinde yeni bir ilçe ortaya çıktı.
Ama bir kenti yeniden inşa etmek, yalnızca binalar dikmek değildir.
Bir kentin ruhunu yeniden kuramazsınız.
Çocukluk anılarını yeni binalara taşıyamazsınız.
Eski komşuluğu, eski sokağı, eski çeşmeyi, eski mahalleyi beton bloklarla yeniden inşa edemezsiniz.
Lice halkı bunu yaşadı.
Bir anlamda evlerini kaybetmekle kalmadılar; eski Lice’yi de kaybettiler.
Enkaz kalktı, sorunlar kalmadı mı?
Deprem sonrası en temel ihtiyaç barınmaydı.
Binlerce insan evsiz kalmıştı.
Ancak mesele yalnızca başlarını sokacak bir çatı bulmak değildi.
İnsanların geçimini nasıl sağlayacağı, çocukların nasıl eğitim göreceği, hastaların nasıl tedavi edileceği, köylerle ilçe arasındaki ulaşımın nasıl sağlanacağı gibi sorular da vardı.
Ve depremzedelerin bir bölümü, yardım ve yeniden yapılanma sürecinin yetersiz kaldığını düşünerek seslerini duyurmaya çalıştı.
1975 yılının kasım ayında Lice’den Diyarbakır’a yapılan yürüyüş bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.
Düşünün…
Depremin üzerinden aylar geçmiş.
İnsanlar hâlâ seslerini duyurmak için kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor.
Bu tablo bize yalnızca bir depremi değil, afet sonrasındaki yönetim anlayışını da sorgulatıyor.

Lice neden göç verdi?
Bir ilçeyi yerinden oynattığınızda, sadece binaları değiştirmezsiniz.
Ekonomiyi de değiştirirsiniz.
Sosyal ilişkileri de değiştirirsiniz.
İnsanların gelecek beklentilerini de değiştirirsiniz.
Lice’nin deprem sonrası yaşadığı süreçte göç de önemli bir başlık haline geldi.
İnsanlar iş için, eğitim için, daha güvenli ve daha iyi yaşam koşulları için başka kentlere yöneldi.
Böylece deprem, yıllar içerisinde Lice’nin demografik yapısını da etkiledi.
Bir başka deyişle;
1975’te yıkılan sadece evler değildi.
Bir ilçenin ekonomik ve sosyal dengeleri de sarsıldı.
Burada zor bir soru sormak gerekiyor.
Afet anında devletin görevi nedir?
Sadece enkazı kaldırmak mı?
Çadır göndermek mi?
Yol yapmak mı?
Yoksa insanların yıllar sonra bile kendilerini güvende hissedecekleri bir yaşam düzeni kurmak mı?
Lice örneği, afet yönetiminin yalnızca deprem anından ibaret olmadığını gösteriyor.
Asıl mesele depremden önce başlıyor.
Binalar depreme dayanıklı mı?
Yerleşim alanları doğru seçilmiş mi?
Kırsal kesimde yaşayan insanlar ne kadar korunuyor?
Ulaşım ve sağlık altyapısı yeterli mi?
Ve depremden sonra…
Yardım gerçekten ihtiyaç sahibine ulaşıyor mu?
İnsanların barınma sorunu çözülüyor mu?
Ekonomik hayat yeniden canlandırılıyor mu?
İnsanlar neden göç etmek zorunda kalıyor?
Bunlar sorulmadan afet yönetiminden söz etmek eksik kalır.
51 yıl geçti, hafıza ne durumda?
Bugün 6 Eylül.
Lice depreminin üzerinden 51 yıl geçti.
Türkiye’de her yıl birçok deprem yıldönümü törenlerle anılıyor.
Çelenkler bırakılıyor.
Konuşmalar yapılıyor.
Sonra hayat normale dönüyor.
Ama Lice’nin hikâyesi sadece yıldönümlerinde hatırlanacak kadar küçük değil.
Çünkü Lice, Türkiye’nin deprem tarihinin en ağır sayfalarından biridir.
Ve bu sayfa bize hâlâ aynı soruyu soruyor:
Biz gerçekten ders aldık mı?
Marmara’yı yaşadık.
Van’ı, Elazığ’ı, İzmir’i, 6 Şubat 2023’ü yaşadık.
Her depremden sonra aynı cümleyi kurduk:
'Bir daha böyle olmayacak'.
Ama deprem gerçeği değişmedi.
Faylar konuşmuyor.
Onlar bekliyor.
Lice’yi kim hatırlıyor?
Belki Lice’yi en çok depremde yakınlarını kaybedenler hatırlıyor.
Belki eski Lice’nin sokaklarında çocukluğunu geçirenler…
Belki depremden sonra başka kentlere göç etmek zorunda kalanlar…
Belki de her 6 Eylül’de kaybettiklerinin fotoğrafına bakıp sessizce dua eden aileler.
Ama mesele sadece onların hatırlaması değil.
Asıl mesele, toplumun hatırlaması.
Çünkü bir ülkenin hafızası yalnızca başkentlerde, büyük kentlerde, büyük meydanlarda oluşmaz.
Lice’nin acısı da bu ülkenin ortak hafızasının bir parçasıdır.
Unutmak, ikinci kez kaybetmektir
Lice Depremi’nin üzerinden 51 yıl geçti.
2 bin 385 insan artık aramızda değil.
Fakat onların ardından kalan hikâyeler hâlâ anlatılmayı bekliyor.
Belki de bugün yapılması gereken, sadece 'Lice Depremi’nin yıldönümü' demek değildir.
Daha fazla soru sormaktır.
Neden bu kadar insan öldü?
Neden binalar bu kadar kolay yıkıldı?
Depremzedeler neden aylar sonra bile seslerini duyurmak zorunda kaldı?
Yeniden yapılanma süreci insanların hayatını nasıl değiştirdi?
Göçün Lice üzerindeki etkileri ne oldu?
Ve en önemlisi:
51 yıl sonra Lice’den ne öğrendik?
Bu soruların cevabını vermeden Lice’yi anmış olmayız.
Çünkü anmak başka şeydir, hatırlamak başka…
Anmak bir gün sürer.
Hatırlamak ise sorumluluk ister.
6 Eylül 1975’te Lice’de hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum.
Ama bugün onların ardından bir soru daha bırakıyorum:
Lice’yi kim hatırlıyor?
Eğer gerçekten hatırlıyorsak, Lice’nin acısını sadece geçmişte bırakmayalım.
Onu, gelecekte yaşanabilecek depremlere karşı bir uyarıya dönüştürelim.
Çünkü depremi durduramayız.
Ama aynı acıları tekrar tekrar yaşamayı önleyebiliriz.
Ve bunun için önce hatırlamak, sonra sormak, sonra da hesap vermek gerekir.