Modern insanın en büyük telaşlarından biri, sahip olduklarının hiçbir zaman yeterli gelmemesi. Bir evimiz vardır, daha büyüğünü isteriz. Bir arabamız vardır, daha yenisini düşünürüz. Dolabımız kıyafetlerle doludur ama sabah aynanın karşısında yine “giyecek hiçbir şeyim yok” deriz. Sahip oldukça eksilir, aldıkça daha fazlasını isteriz.

Tam da böyle bir çağda, eski ve sade bir söz olan “Bir lokma, bir hırka” yeniden kulaklarımızda yankılanıyor.

Bu söz, yüzyıllardır tasavvuf ve kanaat kültürüyle birlikte anılan bir hayat anlayışını temsil eder. İlk bakışta insanı dünyadan elini eteğini çekmeye, yoksulluğu kabullenmeye çağırıyor gibi görünebilir. Oysa meselenin özü yoksul olmak değil, ihtiyaç ile arzunun arasındaki sınırı bilmektir.

Bir lokma, insanın karnını doyuracak kadarını; bir hırka ise bedenini örtecek kadarını anlatır. Yani insanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şeylerin sınırlı, arzularının ise sınırsız olduğunu hatırlatır.

Bugün bizi yöneten ekonomi, tam tersini söylüyor.

Daha fazlasını satın al. Daha yenisini kullan. Daha büyüğüne sahip ol. Eskisini beğenme. Elindekinin modası geçtiğine inan. Mutluluğu bir sonraki alışverişte, bir sonraki telefonda, bir sonraki tatilde ara.

Tüketim kültürü bize sürekli bir eksiklik duygusu satıyor. Önce “Buna ihtiyacın var” diyor, sonra ihtiyacımız olmadığını fark etmemize fırsat bırakmadan bir yenisini çıkarıyor.

Belki de “bir lokma, bir hırka” felsefesinin bugün bize söyleyebileceği en önemli şey de her istediğimiz, ihtiyacımız değildir.

Kanaat etmek, hiçbir şeye sahip olmamak anlamına gelmez. Kanaat, sahip olduklarının esiri olmamaktır.

İnsan elbette güzel bir evde yaşayabilir, iyi bir otomobile binebilir, seyahat edebilir, iyi giyinebilir. Mesele bunların kendisi değildir. Mesele, bütün bunların hayatımızdaki yeridir.

Bir eşya bize hizmet ediyorsa sorun yoktur. Ama biz eşyaya hizmet etmeye başladıysak, orada durup düşünmek gerekir.

Çünkü bazen insanın evi büyüdükçe dünyası küçülür.

Daha büyük bir evin taksitlerini ödemek için daha fazla çalışır. Daha fazla çalıştıkça ailesine, dostlarına, kendisine ayırdığı zaman azalır. Sonra kaybettiği zamanı telafi etmek için para harcar. Para kazanmak için harcadığı zamanı satın almak için yeniden para kazanmak zorunda kalır.

Böylece hayat, garip bir döngüye dönüşür.

Oysa “bir lokma, bir hırka” bize başka bir zenginlik tanımı sunar.

Zenginlik, yalnızca sahip olduklarımızın çokluğu değildir. Bazen ihtiyacımız olmayan şeylere “hayır” diyebilme özgürlüğüdür.

Bir sofrada yemeğin tadını çıkarabilmek, sahip olduğumuz şeyleri kıyaslamadan kullanabilmek, başkasının hayatına bakıp kendi hayatımızı eksik görmemek de bir zenginliktir.

Belki de asıl mesele, daha azına razı olmak değil; yeterli olanı fark edebilmektir.

Çünkü insanın gözü doymazsa dünyanın bütün hazineleri önüne serilse yine aç kalır.

Bugün “bir lokma, bir hırka” anlayışını olduğu gibi geçmişten bugüne taşımamız mümkün olmayabilir. Hayat değişti, ihtiyaçlar değişti, toplum değişti. Fakat bu felsefenin özündeki “Gerçekten neye ihtiyacım var?” soru hala geçerli.

Bu soruyu kendimize daha sık sorsak belki daha az tüketir, daha az israf eder, daha az borçlanır ve daha çok yaşardık.

Çünkü bazen hayatı zenginleştirmenin yolu ona yeni şeyler eklemek değil, gereksiz yükleri çıkarmaktır.

Bir lokma…

Bir hırka…

Ve insanın kendisine yetebileceğini bilmenin verdiği o büyük huzur.

Belki de çağımızın en büyük lüksü “Yeter” diyebilmektir.