Hayatın en baskın duygusu, kendini bulma arayışıdır. Bu arayışın merkezinde ise tek bir soru var o da, “Hakikat nedir?” sorusudur.
Çocukken dünya bütündür; anlam aranmaz, yaşanır. Her şey yerli yerindedir çünkü henüz hiçbir şey kırılmamıştır. İnsan, varoluşunu sorgulamaz; çünkü varoluş henüz bir sorun haline gelmemiştir.
Sonra bir gün o bütünlük çatlar. Bir kayıp, bir ihanet ya da derin bir hayal kırıklığı. Sebep çoğu zaman tek bir olay değildir; bazen sadece zamanın kendisidir. Ve o anda insan, daha önce fark etmediği bir şeyle yüzleşir o da düzen sandığın şeyin aslında kırılgan bir denge olması.
İşte o noktada her şey tersine döner. Karşı çıktığın şeyin, aslında gerçekliğin kendisi olduğunu görmeye başlarsın. İnandığın düzen çözülür, reddettiğin hakikat ise sessizce yerini alır. Artık mesele “doğruyu bulmak” değil, onunla karşılaşabilmektir.
Belki de insanın en büyük devrimi, gerçeği bulduğunda değil, ondan kaçamayacağını anladığında başlar. Çünkü gerçeklik düşündüğün gibi değildir; ama düşündüğün şey de gerçekliğin dışında değildir. İkisi arasındaki mesafe giderek kapanır ve geriye kabul ya da kaçış kalır.
Fakat belki de asıl mesele bu ikiliğin kendisi değildir. Çünkü insan çoğu zaman ne tamamen kabul eder ne de tamamen kaçar. Daha çok, ikisi arasında gidip gelen bir bilinçle yaşar. Hakikatin ağırlığıyla yaşarken bile ondan uzaklaşmaya çalışır, uzaklaşırken bile aslında onun içinde kalır.
Peki, hakikati kabul etmek, onu anlamak mıdır, yoksa onunla yaşamayı öğrenmek mi? Bence en büyük devrim, hakikatin kendisi olabilmektir, onunla bütünleşip onunla var olabilmektir.