2024 yılında Diyarbakır’ın Tavşantepe Köyü’nde yaşanan Narin Güran olayı, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da yüreğine dokunan bir trajediye dönüştü. Günler süren aramalar, umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bekleyişler, ardı arkası kesilmeyen senaryolar… Ve gece yarılarına kadar süren mahkeme süreçleri. Tüm yaşananlar, gerçek olduğuna inanmakta zorlanacağınız bir film sahnesi gibiydi. Ama bu bir kurgu değildi; acının en çıplak haliydi.
Mahkeme salonunda günler boyunca ifadeleri dinlerken, içimde sessiz bir çatışma büyüyordu. Bir yanda, çelişkili gelen sözlerin yarattığı şüpheyle insanları kendi içimde yargıladığımı fark ediyordum. Diğer yanda ise savunmaları dinledikçe, adaletin ne kadar kırılgan, ne kadar zor ve ne kadar ağır bir yük olduğunu hissediyordum. İnsan bazen gördüğüne mi inanmalıydı, yoksa duyduğuna mı? Ya da kalbinin fısıldadığına mı…
Tam da bu karmaşanın ortasında zihnim, 1930’lar Amerika’sına sürükleniyordu. Bülbülü Öldürmek romanındaki Tom Robinson’ın çaresizliği… Suçsuzluğunu haykırmasına rağmen yargılanan bir adam ve onun için adaleti savunmaya çalışan bir avukatın yalnız mücadelesi… Mahkeme salonunda izlediğim her an, o hikayeyi yeniden canlandırıyordu. Sanki zaman ve mekan değişmişti ama adaletin sınavı hiç değişmemişti.
Bu davada en ağır olan şey belki de belirsizlikti. Olayın karmaşası sadece dosyalarda değil, insanların zihinlerinde ve vicdanlarında da düğümlenmişti. Herkesin içinde aynı sorular yankılanıyordu ama kimse net bir cevap bulamıyordu.
Ve insan, o salonun bir köşesinde otururken şunu fark ediyordu: Bazen bir dava sadece bir suçun değil, insanın vicdanının, inancının ve adalet duygusunun da yargılandığı bir yere dönüşüyor.
Narin Güran davasını bizzat takip eden bir gazeteci olarak, sanık sandalyesinde oturan anne, kardeş, amca ve Nevzat’ı günler boyunca izledim. Ancak mahkeme salonunda gördüklerim, yalnızca bir davanın seyri değil; aynı zamanda insan ruhunun karmaşıklığına tanıklık etmekti. Olay örgüsündeki düğümler, belirsizlikler ve çelişkiler, salonun havasına da sinmişti adeta.
Bazı anlar vardı ki, insanın içini sızlatıyordu. Narin’in annesi Yüksel Güran’ın başındaki yazmayı yere atıp hıçkırıklara boğulması, ardından Nevzat Bahtiyar’a dönerek söylediği sözler… O an salonda sadece bir mahkeme değil, tarifsiz bir acı vardı. Bu sahne, hafızama kazınan anlardan biri oldu.
Enes Güran’ın gözyaşları içinde “suçsuzum” diye haykırması, fakat aynı zamanda sergilediği tuhaf ve anlaşılması güç tavırlar… Salonun bir köşesinde fısıltılar yükseliyordu; herkes gördüğünü anlamlandırmaya çalışıyordu. İnsan, gördüğü ile hissettiği arasında sıkışıp kalıyordu.
Amca Salim Güran’ın duruşmalar ilerledikçe gözle görülür şekilde zayıflaması, adeta bir gölgeye dönüşmesi… Ama buna rağmen ifadelerindeki çelişkilerin yarattığı şüphelerin dağılmaması… Herkesin zihninde aynı soru dönüp duruyordu: Gerçek neydi?
Ve Nevzat Bahtiyar… Hemen önümde oturuyordu. Soğukkanlı, mesafeli ve sanki tüm bu yaşananların dışında kalmış gibiydi. Süreç boyunca değişen ifadeleri, ardından aldığı ceza ve buna rağmen kamuoyunda oluşan farklı algılar… Tüm bunlar, vicdanlarda derin yaralar açtı.
Bu dava boyunca gördüklerim bana şunu hissettirdi: Bazen bir mahkeme salonunda sadece adalet aranmaz, aynı zamanda gerçek, vicdan ve insanlık da sınanır.
Diyarbakır’da basın camiası her zaman güçlü olmuştur; yerelinden ulusalına kadar geniş bir etki alanına sahiptir. Ancak Narin Güran davasında bu gücün her zaman doğru yönde kullanılmadığına tanıklık ettik. Bazı gazeteciler ve ulusal kanallardaki kimi programlar, böylesine hassas ve ağır bir olayı anlamaya çalışmak yerine, onu adeta bir gösteriye dönüştürdü. Ekranlarda yükselen sesler, tartışmalar ve abartılı yorumlar arasında, gerçeğin sesi zaman zaman kayboldu. Sanki acı, reytingle ölçülür hale geldi. Bu çaba, yalnızca mesleki etik açısından değil, hakikatin ortaya çıkması açısından da derin bir yara açtı.
Öte yandan, sürecin yürütülme biçimi de zihinlerde soru işaretleri bıraktı. Soruşturmanın jandarma tarafından yürütülmesi, kamuoyunda ve kulislerde tartışmalara neden oldu. Hatta duruşma salonunda görev yapan bazı polislerin bile, sanıkları dinlerken “Keşke bu süreci jandarma değil de emniyet yürütseydi” şeklindeki sözlerine kulak misafiri oldum.
Tüm bunlar, insanın içinde tek bir soruyu büyütüyor: Bu kadar büyük bir acının ortasında, gerçekten hakikate ne kadar yaklaşabildik?
Böylesine büyük bir olayda peşin hüküm vermenin ne kadar ağır bir yük olduğunu düşünüyorum. Narin Güran davasında sanıklar yargılandı, ağır cezalar verildi. Evet… Cezalar verildi. Ama insanın içini kemiren o sorular hala yerli yerinde duruyor: Kim? Neden? Ve ne için?
Bu soruların net bir karşılık bulmadığı bir yerde, verilen cezaların ağırlığı bile vicdanları tam anlamıyla rahatlatmaya yetmiyor. Çünkü adalet, yalnızca hüküm vermek değil; gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyabilmektir.
Açıkçası, bu davanın başından beri zihnimde kurduğum ihtimallerle vicdanım arasında gidip geliyorum. Bazen aklım bir yere işaret ediyor, kalbim başka bir yere… Ve insan, bu iki duygu arasında sıkışıp kalıyor.
Belki de en ağır olanı bu: Gerçeğe bu kadar yaklaşmış gibi hissedip, aslında hala ondan bu kadar uzak olmak.
Bizi bu karmaşanın içine sürükleyenlerin, bu sis perdesini aralayarak adaleti gerçekten tesis etme sorumluluğu var. Çünkü bazı davalar sadece mahkeme salonlarında bitmez; insanların vicdanında da bir hükme varmak zorundadır.