İnsan her şeyi elde ettiğinde ne olur? Garip bir soru. Çünkü ömrümüzün önemli bir kısmını bir şeyleri tamamlamaya çalışarak geçiriyoruz. Daha fazla para, daha iyi şartlar, daha güzel bir ev, daha az sıkıntı… Huzuru, bütün eksiklerimizin tamamlandığı o meçhul güne erteliyoruz. Peki insan gerçekten her şeye kavuştuğunda ne yapar?
Bu soruyu bir süredir düşünüyorum.
Edebiyat tarihine baktığımızda insanlığın en büyük eserlerinin önemli bir kısmının pek de rahat odalarda yazılmadığını görüyoruz. Sürgünler, savaşlar, yoksulluklar, hastalıklar,yalnızlıklar… Dostoyevski ölüm cezasının gölgesinden ve Sibirya sürgününden geçti. Cervantes hayatının bir döneminde esir düştü. Necip Fazıl’ın, Sabahattin Ali’nin, Nâzım Hikmet’in, Ahmed Arif’in hayatlarına baktığımızda da huzurlu bir düzlükten ziyade inişli çıkışlı yollar görüyoruz.
Elbette buradan “acı çekmek iyidir” gibi tuhaf bir sonuç çıkarmayalım. Acının kendisi meziyet değildir. Nice acılar insanı büyütmek yerine parçalar. Esas mesele acının başımıza gelmesi değil, başımıza gelen acıyı neye dönüştürdüğümüzdür.
Asıl sır burada saklıdır.
İnsan eksildiğinde tamamlamaya çalışıyor. Dışarıdaki dünya daraldığında içeride yeni bir dünya kuruyor. Konuşamadığında yazıyor, ulaşamadığında hayal ediyor, kaybettiğinde anlam arıyor. Bazen bir şiir, insanın söyleyemediği tek bir cümlenin gidecek yer bulmasıdır. Bazen yüzlerce sayfalık bir roman, yazarının gerçek hayatta çözemediği tek bir meselenin etrafında dolaşır.
Aslında üretmek biraz da eksik olanı tamamlama çabasıdır.
Rahatlık ise kötü değildir fakat uzun sürdüğünde insanı tehlikeli bir yanılsamaya sürükleyebilir: Her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğu düşüncesine. Karnı tok, zihni meşgul, sürekli keyfi yerinde olan insanın kendine soru sorması zorlaşır. Soru olmayınca arayış, arayış olmayınca da yeni bir söz söyleme ihtiyacı azalır. Kısacası insan kendi sonunu hazırlar.
Bu yüzden refah ile manevi zenginliği birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bir toplumun imkânlarının fazla olması, ruhunun da aynı ölçüde zengin olduğu anlamına gelmez. Dünyanın en konforlu odasında insan kendisini bomboş hissedebilir; küçücük bir odada ise bütün insanlığa kalacak bir eser yazılabilir. Tecrübeyle olmasa da tarihle sabittir.
Maneviyat da biraz burada başlıyor bana kalırsa.
İnsan çaresiz kaldığında kendi gücünün sınırlarını fark ediyor. Her kapıyı açamadığını, her şeyi düzeltemediğini, hayatı istediği gibi yönetemediğini görüyor. İşte o anda insanın başını yukarı kaldırması kolaylaşıyor. Belki bollukta dilimizle söylediğimiz şükür, darlıkta kalbimizle öğreniliyor. Dua da çoğu zaman insanın bütün çözümleri tükendiğinde değil, kendisinin çözüm olmadığını anladığında derinleşiyor.
.
O hâlde zor günlerden geçerken kendimize yalnızca “Bu neden benim başıma geldi?” diye sormamalıyız sevgili okur, “Bütün bunlar bende neyi ortaya çıkarmaya çalışıyor?” diye sormalıyız.
Böylece hakikate biraz daha yaklaşmış oluruz.