Sabah güneşi, dar sokağın taş duvarlarına vurduğunda şehir henüz tam anlamıyla uyanmamıştı. Mavi gökyüzü, yüzyıllardır aynı yerde duran evlerin arasından ince bir şerit gibi görünüyordu. Duvarların çatlaklarında otlar büyüyor, eski ahşap pencereler güneşin altında sessizce bekliyordu.
Sokağın köşesinden yaşlı bir adam çıktı.
Bir elinde bastonu, diğerinde beyaz bir poşet vardı. Yavaş yürüyordu ama nereye gittiğini biliyordu. Her sabah yaptığı gibi evinden çıkmış, mahallenin fırınına uğramıştı. Poşetin içindeki ekmek ve birkaç küçük erzak, belki de o günün en önemli hazinesiydi.
Adam yürürken başını kaldırıp eski evlere baktı.

Bu evlerin bazıları onun çocukluğundan bile yaşlıydı. Bir zamanlar pencerelerinden kahkahalar yükselir, avlularda çocuklar oynar, kapı önlerinde komşular uzun sohbetler ederdi. Şimdi ise kimi pencereler karanlık, kimi kapılar sessizdi.
Ama adam için sokak hala canlıydı.
Şu taş duvarın önünden geçtiğinde babasının sesini hatırlıyordu. Şu ahşap çıkmanın altında çocukken yağmurdan kaçmıştı. Biraz ilerideki dar geçitte ilk kez tek başına yürümeyi öğrenmişti. Şehir değişmişti, insanlar değişmişti; fakat taşlar hatırlıyordu.
Tam sokağın daraldığı yerde bir kadın göründü. Uzaktan, sessizce yürüyordu. Adam onu fark etti, kısa bir an durdu. Kadın da başını kaldırıp ona baktı. İkisi birbirlerine hiçbir şey söylemeden yollarına devam ettiler.
Belki de aynı mahallenin insanları için bazı selamların kelimelere ihtiyacı yoktu.
Adam bastonunu taş zemine vura vura yürümeyi sürdürdü. Güneş biraz daha yükseldi. Eski evlerin gölgeleri yavaşça çekilirken, ahşap pencerenin işlemeli kısmından içeri altın renkli bir ışık süzüldü.
O an, yıllardır boş duran evlerden biri sanki yeniden nefes aldı.
Adam bunu gördü ve gülümsedi.
Çünkü bazı şehirler yalnızca insanlarla değil, hatıralarla da yaşardı.
Ve o sabah, dar bir sokağın içinde, geçmiş ile bugün birkaç dakikalığına yan yana yürüdü.